kirlisin,
o da şimdi bu eskimiş seni gözden geçirecek değer mi diye…
onca yıldır onunda beklediği– beklenmeyi beklediği, istediği, arzuladığı – mısın diye…
bekliyorsunda beklenilmeye değer misin?!…
kirlisin,
o da şimdi bu eskimiş seni gözden geçirecek değer mi diye…
onca yıldır onunda beklediği– beklenmeyi beklediği, istediği, arzuladığı – mısın diye…
bekliyorsunda beklenilmeye değer misin?!…
Duyu
m/sayınca, bir… iki…
bırakıyor insan kendisini
seni.
uyumsadıkça çevrende olan biteni,
uyu ulan
söyletme beni
* * *
his
sezdirmeden yavaşça anlatınca
daha da seeeeesssss/zz..
iz,
bıraktığında bir kez
sonra, aynı
denizin yükselmesi gibi
geziyorsa kaldırımları adımların
yola diz sözlerini
izmirdeyiz, deniz!
bir/birimizi yine
göreceğiz.
* * *
-sonra-
istek
sizlikle başlayan
o çok istediğin
sessizlik var ya.
gürültüye boğulur,
seslere karışır,
tek sessizlik ne mümkün
ses, seeez.
1973 mersin konseri. barış manço. bir bahar akşamı.
oruç aruoba video harmanı. usta ile çırak. erdem üzerine.
ben az konuşan çok yorulan biriyim
şarabı helvayla içmeyi severim
hiç namaz kılmadım şimdiye kadar
annemi ve allahı da çok severim
annem de allahı çok sever
biz bütün aile zaten biraz
allahı da kedileri de çok severiz
hayat trajik bir homoseksüeldir
bence bütün homoseksüeller adonisttir biraz
çünkü bütün sarhoşluklar biraz
freüdün alkolsüz sayıklamalarıdır
siz inanmayın bir gün değişir elbet
güneşe ve penise tapan rüzgârın yönü
çünki ben okumuştum muydu neydi
bir yerde tanrılara kadın satıldığını
ah canım aristophanes
barışı ve eşşek arılarını hiç unutmuyorum
ölümü de bir giz gibi tutuyorum içimde
ölümü tanrıya saklıyorum
ve bir gün hiç anlamıyacaksınız
güneşe ve erkekliğe büyüyen vücudum
düşüvericek ellerinizden ve
bir gün elbette
zeki müreni seveceksiniz
(zeki müreni seviniz)
*Arkadaş Z. Özger
[…] yazmaya başladığım bir şey yine, …bugün 10.04.07 ve saat 22:00, az önce oturup Arizona Dream’i izledim, neler anlayıp neler anlayamadığım üzerine oturmuş cevabını aradığım sorular sorarken kendime bir şeyler yazmam gerektiğini düşündüm, −− …niye tarih verdiğim konusunda soracağınız sorular olacak mı bilmiyorum ancak açıklayayım, bundan −2− yıl önce 09.04.2005, tarihinde Alsancak’ta Romantica Kahve Evi’nde aldığım bir mektubun; ki hikayesi eksiksiz olarak şimdi anlatılacaklar arasından seçilerek sonsuza dek yazılabilecek olan gerçekliklerden oluşmaktadır −benim için−;(-şimdi öyle fazlaca düşünmeden hatırladığım kadarıyla Romantica Kahve Evi’nin giriş kapısının giriş yönüne doğru −sol− tarafında, aynı kapının dışarı çıkış için kullanıldığı zamanlarda ise –sağ- tarafında kalan; dışarıda duran ilk masada oturmuş çay içmekte idim, baharın İzmir’de kendini iyiden iyiye hissettirdiği sıcak bir gündü ve ben onunla o zaman yeni atlatmış olduğum ayrılığın ardından gerçekleşen birleşmenin 20. gününde idim, çantasından bir cd çıkartmıştı, almıştım onu, bana getirilmişti çünkü; üzerinde –Arizona Dream− yazıyordu, Goran Bregoviç dedi sonra, ben bir soundtrack olduğunu biliyordum, cd’nin dış etkilerden korunması adına konulduğu kağıt −zarfın− arkasında ise onun sevmediği ancak benimse neden olduğunu bilmeden hala çok sevdiğim el yazısı ile yazılmış şunlar vardı; “Sana, yavrucuğum, sana! Yeni bi… ee.. Anahtar! Küçük güzel bi dünyaya ait… çok seveceksin [gülen surat] Çok Sev! [dilini çıkartan surat] dgnz* NİSAN2005 İZMİR-) …şimdi bunun bana gösterdiği şu oldu ki(−ki bir zaman sonra muhtemelen başka gösterecektir−) benim insanlardan aldığım parçalarım, “aldıklarımız” öyle ki, biz −yada ben− ne kadar uğraşır(−sak)sam uğraşa(−lım)yım, parçalarımı(−zı) tamamlayamayacağı(−ız);(-ı) ve vs.; birilerinin birilerine tamamlamak adına verdikleri… her neyse, bu akşam işte bana o gün verilmiş zarfın, içinden çıkan bir mektubun anlamının tamamlanabildiği yere kadar […]… şunu; yazdıktan sonra, kaldığı yerden devam eden…, [buldum!]Oruç AROBA’nın “yakın”; § “kut arayana kılavuz”,153.sayfa; şöyle bir tümce ve tümcenin açıklanması esnasında kullanılan alt not, dip değil;
101.
Kut, olanaksız olduğunu bile bile gerçekleştirmeyi istediğin −ve, öyle olmasına, karar verdiğindir.
Kut, olanaksız gerçekleşmesini istediğindir−
olanaksız olduğunu bile bile,
karar verdiğin…
Kut, olanaksız
kararın
dır−
olanaksız
gerçekleştirmen:
olanaksızı gerçekleştirmen…
Kusturica’nın Arizona dream’inde temel bir simge olarak işleyen “balık”, kutu karşılar: O, yaşam ile ölüm arasında bir ilişki’dir O, düşünmez, çünkü, bilir…
Ve sonrada ister istemez bu; […] –biz- genellikle, ki buradaki genellemeyi niye vurgulamak amacında olduğumu da bilmeden böyle güzel ay ışıklı, ter kokusunun henüz daha çıkmakta güçlük çektiği bahar akşamlarında -denize- karşı içtiğimiz biraların markalarını belirten [soğuktan sıcağa geçtikten sonra şişenin üzerinde oluşan nemlenme sonucu yapıştırıcısının etkisinin zayıflamasıyla çıkması kolay hale gelen, sonraki gözlemlerimde ise dolapta bekletilmesi süresi diğerlerine göre daha çok olan biralarda daha da kolay olmak kaydıyla…] kağıt parçalarını biriktirir onların arkalarına günü yada tam da o zaman diliminde gerçekleşen yaşanmışlıkları yada daha da eskilerden yaşanmış olanları bildiren notlar alırdık. -seninle-. […?] …? yada genel değil mi, özel durumlar için geçerli olan şeyler miydi bunlar. şimdi hatırladım. onlar ne oldu bu arada?… neredeler?… 230420072354izmir/Karşıyaka/iskelekarşısı/ orkunpınar […] başka, …yaşadıklarım yetmiyormuş gibi, (−değil mi?−)… duyduklarım şimdi, −17.12.2005; gece yarısından sonra; saat 04:00 gibi telefonda’Radiohead’in OK computer albümünü dinle dediği, birilerinin…−, −ve şimdi şarkı listemde binlerce şarkı arasından −exit music−’in çalmaya başlaması−, mesela… ve okuduklarım, !!! …tamam tamam, aslında bunlar ben tamamlamaya çalıştıkça daha da yoran şeyler oluyorlar, neyse kaldığım yerden de devam edemedim yine gördüğünüz gibi, niye böyle oluyor anlamıyorum, kendimi de bazen bıraktığım gibi bulamıyorum, “başka!” örneğin, evimde; yatağıma uzanmış kitap okurken kendimi birden mutfakta buluyorum; −evet tamam sanırım kahve almaya geldim diyerek bir kahve hazırlayıp odama geri dönüyorum−, sonra bir bakıyorum televizyonda gereksiz ve anlamsız bir programa odaklanmış durumda koltuktayım, kitaba bakıyorum, “aaa evet kitap okuyordum”… hafızam bu gibi durumlarda kuvvetli sanırım, ayraç kullanmadan da nerede kaldığımı bulabiliyorum, Tarayıcınız bu resmin gösterilmesini desteklemiyor olabilir. üzerinden uzun zaman geçse dahi nerede ne okuduğumu, ne yaşadığımı oldukça net bir biçimde hatırlayabiliyorum, “iyidir iyi”… sanırım bu yüzden evet bunu da şimdi buldum, yazdıklarım hep yarım kalıyorlar… bütün bunlara göre yazdıklarımda da kaldığım yeri hatırlamam gerekiyor sanırım, −tamam−; ama şuna göre de tamamlamak imkansız olur buna göre hiç bir şeyi, −hatırladıkça!− hep yenileri eklenecektir, öyleyse −tamam− olan yoktur, −yarım− olan bütün için geçerli olacaksa, bütün yaşayacaklarım ve düşüneceklerimi ise önceden bilemeyeceğime göre yazılmış bir şeyin yarım kalması diye bir şey söz konusu olamaz, daha öncede belirtmeye çalıştığım gibi −tabii tamamlanmasıda−… ayrıca şu ayraçlar mevzusuna geri dönersek şöyle ki, “iyi dinleyin” ben onları gereksiz buluyorum, insan okuduğu bir kitapta en son nereyi okuduğunu veya nereyi okuması gerektiğini hatırlayamıyorsa onun artık okumasının bir gereği yoktur ki, belleği bu denli zayıfsa okuduklarından da bir şey anlayamayacak, anlasa dahi bir zaman sonra yeniden okumak zorunda kalacaktır, tabii devinimi içinde bir zaman sonra tekrardan unutacağı için onun okuma eylemide gereksiz bir eylem olacaktır… evet, ancak şu bir yanılgı olmamalıdır ancak, okunması tamamlanan bir kitabın da anlamı temellendirdikten sonra tekrar tekrar okunması sakınca arz etmez istisnai durumlarda, tekrar gözden geçirilmesi gereken kitaplar vardır çok miktarda, bu başka,… ! …, ayrıca kitap karşıma yukarıda yazdığıma benzer tümcelerle geldiğinde,… …? neyse; −tamam−, şurada kalmışız; mektubun anlamı, yani −zarfın−, anlamı; −burada önce aslında −başka− şeylerden bahsettiğimi düşündüm, aynı şeyden bahsetmişim aslında−, tamamlanamayacaktır buna göre, ve aramızda yaşanmış olan hiçbir şey yarım kalmamış demektir, −dolayısıyla üzülmem gereksizdir değil mi böyle bir durumda… neyse, şimdi bir kahve yapayım kendime… sonra kaldığım yerden devam ederim ’sanırım’; hep; sonsuza dek, şunu da bunun için derdim sanırım, iyi ki varsın… ayrıca yine; “üzülme bitmedi çünkü hiçbir şey, ayrıca tüm bu yaşanılanların bir deniz kabuğu kadar yeri var, hem o kadar da küçük bir balık değilsin” −kelimesi kelimesine doğru hatırlayabildiğimden emin değilim, ama buna benzer bir şeyler işte… hadi, kahve… [gülen surat]
[…] içine şekerini önceden koyduğum fincana kahve poşetinden ihmalkarlık ederek kaşık kullanmadan; dökerek kahve doldurunca kahve oranı fazla olan bir fincan kahve?, şekeri önceden eklediğim içindi sanırım içindeki fazla kahveyi alıp poşete koymadım… hayli sert olmuş, dün gece sabaha karşıydı uyuduğumda, ona benzer bir gece olacaksa şimdiden kendime yapacak keyifli bir şeyler bulmalıyım sanırım! Kahveyi içmeyedebilirim böyle bir durumdan endişe duyuyorsam −öyleyse−, diyen bir seste var doğal olarak bunun arkasından seslenen ancak yeni öğrendiğim bir şeyden bahsetmeliyim öyleyse bu durumla ilgili olarak, daha iyi anlaşılabilmek adına sadece… Oruç ARUOBA “benlik”, § “yengeç” sayfa 63’tede geçtiği üzere “self-mutilation”… kendini sakatlamak gibi bir Türkçe’yle ifade etmek sanırım doğru olmayacaktır ancak bu şekilde ifade ediliyor; yanlışlıkla elini kesmen, bir yerlere takılıp düşmen, yada benim yaptığı gibi yanlışlıkla fazladan kahve doldurman ve hayatımıza dair sonsuz sayıda örnek sığdırabileceğimiz bir olgu bu, neyse, işte bunları bilinçdışı birtakım dürtülerimizin yaptığını söylüyorlar bu ’eğilim’e inananlar(galiba psikoanalitik’in devamını getirmek adına uğraşanlar), … tabii onlar değil, değil ki her zaman, daha çok yaşadıklarım ilgilendiriyor beni, fazladan kahve doldururken farkındaydım (−farkında mıydım?−) aslında, bir yandan da doldurmaya Tarayıcınız bu resmin gösterilmesini desteklemiyor olabilir. devam etmem sadece bu gece fazladan oturmak istediğimi bilmediğim anlamına gelir galiba, bunun gibi bir şeyler… böyle, kahve bitti bu arada, içimden bir ses benim bu gece daha uzun uzun yazacağımı ama bunları sonradan, daha önce olduğu gibi temize çekmemeyi düşüneceğimi söylüyor, −bilmiyorum− diyerek cevaplıyorum bende, −bilmiyorum−…;yeni bir telefon numarası aldım bu arada kendime, onu aldım ancak −neden− aldığımı hala bulabilmiş değilim, çok yorucu bir günde mecburiyet caddem’Meşrutiyet’ten aşağı doğru yürürken bir anda ilanı gözüme ilişti, hiç düşünüp taşınmadan; −öylesine belki−, pek adetim değildir öyle ilanlara aldanıp alış-veriş yapmak ama nasılsa girdim içeriye ve dedim ki evet ben yeni bir telefon numarası istiyorum; […] eve gelirken yiyecek ve içecek bir şeyler daha aldım, evde karnımı doyurmak için yemek hazırlarken çoktan unutmuştum böyle bir şey yaptığımı, çantamda yeni bir telefon hattının olduğunu… yiyeceklerimi yedikten ve içeceklerimi içmeye başladıktan hayli zaman sonra aklıma geldi, alıp telefona iliştirince yeni numaramın kartını? bunun üzerine bir şeyler yazmakta gelmedi aklıma esasen, ama o akşam hiç kimsede olmayan bir numaranın telefonda takılı olarak bırakılması usulüne dayanan bir deney gerçekleştirmişim kendi kendime, farkında olmadan; bunu yapmamda sanırım içeceklerimin içerikleride etkiliydi galiba; …o gece öyle uyuyup kalmışım, sonra ertesi gün kendi kendime niye böyle bir şey yaptığımı hiç düşünmeden kızdım; kızgınlığım geçincede şunları yazdım; “−birisinin bu telefon numarasını −yanlışlıkla− çevirmesinin olasılığı üzerine önce kısaca sonrada derinlemesine düşündükten sonra bu numaradan bu telefon numarasından birilerinin haberinin olmasını gerektiği doğru, doğru olduğu açık− −basit bir olasılık hesabı− ile pek açık; bu numarayı çevirmeyecekleri, bu numaranın çevirilmesini beklememde anlamsız dolayısıyla; işte −birbirimizden− haberimiz yokken, −birbirimiz− hakkında, −neler yaşadıklarımız− üzerine kafamızda belirecek olan düşüncelerde buna benzer işte, basit olasılık hesabı ile −ne yaptığımızı−, −neler yaşadığımızı− birbirimize anlatmadan; −dinlemeden− birbirimizle ilgili olumlu – olumsuz düşünceler içerisine girmemiz, doğru olmayacaktır; sonra da toptan yargılarda bulunmak, bilmeden; doğru olmayan bir şey olacaktır, −yada− bu yeni aldığım 10 haneli numaranın, örneğin yalnızca ilk 5 hanesini bildirsem dahi, birilerinin beni arayıp bulması… −yada− hakkımda eksik bir şey anlattı isem beni anlamanız pek olanaklı olmayacaktır; …olmadı değil, sınıftada kalmadık, ama bilmiyorum ne olduğunuda, [buda eksik kaldı] […] …”z… “yeter bu kadar sanırım… teşekkür ederim, şimdilik yettiği için sadece… 11.04.2007 [nukromu…]* “…?” ? [“…?” ?] ?” …
…
4.002*
İnsan, her anlamın dilegetirmesini sağlayan diller kurma yeteneğine sahiptir; her sözcüğün nasıl ve neyi imlediği konusunda hiçbir fikri olmaksızın. -Nasıl ki insan, tek tek seslerin nasıl çıkarıldığını bilmeksizin, konuşur.
Gündelik dil, insan örgenliğinin bir parçasıdır ve ondan daha az karmaşık değildir.
Ondan, dilin mantığını dolaysız olarak çıkarmak, insan için olanaksızdır.
Dil düşünceyi örter. Öyle ki, örtünün dış biçiminden, örtülen düşüncenin biçimi konusunda sonuç çıkarılamaz, çünkü örtünün dış biçimi, tamamiyle başka amaçlar için kurulmuştur; gövdenin biçimini belli etmek amacıyla değil.
Gündelik dilin anlaşılması için yapılan sessiz düzenlemeler, korkunç derecede karmaşıktır.
…
*Ludwig Wittgenstein – Tractatus Logico – Philososphicus, Çeviri: Oruç Aruoba.
at.
var idiyse eğer, ve yapılabilecektiyse ve yapılmadıysa
atlarım bil ki bu sebepten dağa bayıra vurmuştur,
her biri başka yolu koşmaya, dağılmaya kendilerini.
yeşil bir çayır hayali okşasındı yeterdi, onları
çok şey değildi istediğim, akşamları eski bir ninniye
koysunlardı başlarını.
bilmezsin sen, nasıl yorulup aldandığımı kendime,
atlarıma, onlara neler anlattığımı yol boyunca.
bana da onlara da at oynatan dünya, duydun mu?
yaz atı, kış atı, kiang, tarpan… hepsi gittiler
bir benatı kaldı benimle şimdi; boz atı, kır atı
onun da sebebi var;
başında mavi çekim, ayağında demir bukağı.
imdi, bunca yıl içimde taşıdığım atlar, onlar
boşaldılar benden.
dünya, söyle bakalım, benden gidenleri
nerene sokacaksın şimdi?
Bu şarkının kafamda uzunca bir hikayesi var ancak yazamıyorum. Bu sadece sıkıntı vermekle kalmıyor, yoruyorda… Daha sonra… belki derim yine de..
(Şiir: Aleksandre Puşkin – Müzik: Emin İgüs)
Gri bir parktan söz ediyorum ya… Asla bulamıyorum orayı… Hep yanlış sokakları seçiyorum oraya çıkmak için… Neden ki?
O güneş batarken kıpkırmızı olur, kısa bir an.. Hiç aşık olmadığımız sevgililerimizi en çok orada sev(-ebil)mek isteriz, ‘bir şans daha..’ veririz onlara.. ama inan 3.sü olmadı hiç bu şansların…
Eskiden kolaydı sanki, tüm benliğimin, tek bir ışık, tek bir ses, bir bakış yüzünden aptalca bir yaşama sevinciyle ve isteğiyle dolması.. Bir şarkı, şarkıda ki tek cümleyle hatta, yeniden ona karışmaya çalışacak gücü bulmamı sağlayabilirdi oyun… Eskiden kendimizi de çok affederdik, şans tanırdık sanki… Şimdi sadece ben varım, sen varsın. Amaçlarımız var.(kendimiz için…) Arasından -dünyayı güzelleştirmek- ne zaman eksildi hatırlayamıyorum…
Sesindeki affediş!…
Beni gerçekten affettin mi …?
Bana şans verdiysen, bu kaçıncıydı?
(…bir yıldıza isim ver…)
kaç saat, kaç gün… kaç mevsim?
en büyük dramım budur belkide oyundan atılmam dışında…
‘Öyle bakma’ dedim sana…
Gri beyaz, soğuğun genzimi yaktığı… O şehir çünkü gözlerin… Güneş batarken çimenlerin yandığı, asla sev(e)mediğimiz sevgililerimize 3.sü hiç olmayan şanslar verdiğimiz… hatırlamak istemediklerimle dolu bir ayna!… O yüzden öyle bakma dedim sana…
Zar zor unuttuğum tüm kaybedişlerim Orkun, tüm kaybedişlerimiz…
…
Seni ilk gördüğüm andan beri… hep beni tedirgin eden bir şeyler vardı sende… Bir zamanlar duymak istediklerimle doluydu gözlerin, artık hatırlamak istemediklerim var yerlerinde..
Sürekli sorduğumuz ama aslında cevabını asla duymak istemediğimiz sorular vardır.
“O taş orada güzel…” dersin. “Altında kötü şeyler olabilir, o yüzden kaldırmak istemiyorum” değil! “Seninle dost olalım…” dersin. “Sen bensin ve bu oyunda görmek istediğimsin bu yüzden! Git, gözlerini ve cevapları al, git…” değil!
…İşte hayat böyle olduğu için, ben böyle olduğum için, sen o sabah geç kalan ve bana “öyle” bakan tek kişi olduğun için, rüzgar hiç durmadan estiği için, gözlerin hiç susmadığı için.. Her şey böyle oldu…
“5 mevsim dendi, hatta daha fazlasından…
Gözlerinde görmek istemediğim cevapları, kalbimi paramparça eden ve hep o güneş ışığıyla hatırlayacağım parktan, hiç bilmediğim evlerin ter kokulu arka odalarından, gürültülü, ruhsuz kafe köşelerinden, sırtımı dayadığım duvardan, günlerce seyrettiğim tavandan, karanlıkta parlayan bira şişelerinden.. bana en çok yanımızda bir 3. kişi olduğunda sarılan, yüzlerine bakmadığımda, onları aşağıladığımda beni sevdiklerini düşünen… beni tanımayı kendileri için tehlikeli bulan oğlanlardan, kızlardan aldım…” duydum…
Duymak istemediğim bir yanıt yok artık… Hatırlamak istemeyeceğim bir çok anı var sadece, biliyorsun…
Ama bir daha “öyle bakma” demiyeceğim sana… Kötü de olsa, hepsi bendim…
“Ben aptal değilim…, hadi konuş, yeter!…” diyen sendin…
Şu an saat tam 05.47…
Günaydın…
Seni dinledim bütün gece…
Martılarda uyumuştur değil mi? Nerede acaba?
Şimdilik bitti…
bende…
Sonlu bir geometrik bir dizide baştan ve sondan aynı sıradaki terimlerin çarpımı sabittir. Ve ilk ve son terimin çarpımına eşittir*.
- – - – - – - – -
“Nasıl?”
“Bu dil gerçekten çok gülünç ve düşüktür; çünkü bu adamlar, bir şekli kare hâline getirmekten, bir çizgi üzerine bir şey kurmaktan, bir ekleme yapmaktan ve benzeri şeylerden söz ederken, iş adamı, uygulama adamı gibi konuşurlar; oysa bu bilimin saf bilgiden başka konusu yoktur.”
“Buna hiç şüphe yok.”
“Öyleyse şunu da kabul etmek gerekir, değil mi?”
“Neyi?”
“Geometrinin konusu, doğup ölenin değil, hep var olanın bilgisidir.”
“Bu kolayca kabul edilebilecek bir şey,” dedi “çünkü geometri hep varolanın bilgisidir.”
“O halde sevgili dostum, bu bilim ruhu hakikate çeker, yanlış olarak yere eğdiğimiz bakışlarımızı yüksekteki şeylere döndüren o felsefeye özgü düşünüş tarzının ruhta gelişmesini sağlar**.”
Söz içen ocak
ateşine benzer.
İçin için tutuşur durur.
Söz diye bazen kendine yürür.
BU MEKTUP SENDE DURSUN
Dur.
Burada, uzun uzun, bir durakta dur olmuşum.
Oradaydım, şimdi.
Burası araf’tan sonrasıdur... arafımı da, yazmıştım
bir gün sana..
sen o arafı okuyunca ağlamıştın.
Ben de yazarken dur.. çok ağlamıştım hemde.
Esrar dede kadar ağlamıştım:
“Ağlatmayacakdın, yola baktırmayacakdın;
Ol va’de-i tekrar-be-tekrarı unutma!
Burası araf sonrasıdur. Arafta çok bekledimdi.
Şimdi burada duracağım dur..
Dünya yuvarlakmış!.. O dönüyor! durdur.
Dönenlere bir şeyim yok diyeceğim; dur
Bende döndüm zamanında.. Döndüm, Durdum..
Şimdi dönmeye mecalim yok. Dur.
DUR UP DUR AY IM
BEN AR TIK! DUR AN OL AY IM
DUR ET MİŞ LER BEN İ İÇ TEN İÇ TEN DUR ET MİŞ LER.
98.
Felsefe hiç ilerleme kaydetmemiş? -Biri kaşınan bir yerini kaşıyınca bir ilerleme mi olmalıydı? İlerleme olmuyorsa, kaşıma sahici olmacak mı, ya da kaşınma? Bu uyarıma böyle tepkide bulunmak uzun uzun bu biçimde sürüp gidemez mi, kaşınmaya bir çare bulunana dek.
99.
Tanrı bana şöyle diyebilir: “Seni kendi ağzınla yargılıyorum. Kendi eylemlerin tiksintiyle sarstı seni, onları başkalarında görünce.