tractatus logico – philososphicus
Ekim 28, 2009
…
4.002*
İnsan, her anlamın dilegetirmesini sağlayan diller kurma yeteneğine sahiptir; her sözcüğün nasıl ve neyi imlediği konusunda hiçbir fikri olmaksızın. -Nasıl ki insan, tek tek seslerin nasıl çıkarıldığını bilmeksizin, konuşur.
Gündelik dil, insan örgenliğinin bir parçasıdır ve ondan daha az karmaşık değildir.
Ondan, dilin mantığını dolaysız olarak çıkarmak, insan için olanaksızdır.
Dil düşünceyi örter. Öyle ki, örtünün dış biçiminden, örtülen düşüncenin biçimi konusunda sonuç çıkarılamaz, çünkü örtünün dış biçimi, tamamiyle başka amaçlar için kurulmuştur; gövdenin biçimini belli etmek amacıyla değil.
Gündelik dilin anlaşılması için yapılan sessiz düzenlemeler, korkunç derecede karmaşıktır.
…
*Ludwig Wittgenstein – Tractatus Logico – Philososphicus, Çeviri: Oruç Aruoba.
yeryüzü halleri
Ekim 24, 2009
at.
var idiyse eğer, ve yapılabilecektiyse ve yapılmadıysa
atlarım bil ki bu sebepten dağa bayıra vurmuştur,
her biri başka yolu koşmaya, dağılmaya kendilerini.
yeşil bir çayır hayali okşasındı yeterdi, onları
çok şey değildi istediğim, akşamları eski bir ninniye
koysunlardı başlarını.
bilmezsin sen, nasıl yorulup aldandığımı kendime,
atlarıma, onlara neler anlattığımı yol boyunca.
bana da onlara da at oynatan dünya, duydun mu?
yaz atı, kış atı, kiang, tarpan… hepsi gittiler
bir benatı kaldı benimle şimdi; boz atı, kır atı
onun da sebebi var;
başında mavi çekim, ayağında demir bukağı.
imdi, bunca yıl içimde taşıdığım atlar, onlar
boşaldılar benden.
dünya, söyle bakalım, benden gidenleri
nerene sokacaksın şimdi?
> >
Ekim 21, 2009
Bilinmeyen ülke
Ekim 13, 2009
Bu şarkının kafamda uzunca bir hikayesi var ancak yazamıyorum. Bu sadece sıkıntı vermekle kalmıyor, yoruyorda… Daha sonra… belki derim yine de..
(Şiir: Aleksandre Puşkin – Müzik: Emin İgüs)
Bu mektup bende dursun
Ekim 12, 2009
Gri bir parktan söz ediyorum ya… Asla bulamıyorum orayı… Hep yanlış sokakları seçiyorum oraya çıkmak için… Neden ki?
O güneş batarken kıpkırmızı olur, kısa bir an.. Hiç aşık olmadığımız sevgililerimizi en çok orada sev(-ebil)mek isteriz, ‘bir şans daha..’ veririz onlara.. ama inan 3.sü olmadı hiç bu şansların…
Eskiden kolaydı sanki, tüm benliğimin, tek bir ışık, tek bir ses, bir bakış yüzünden aptalca bir yaşama sevinciyle ve isteğiyle dolması.. Bir şarkı, şarkıda ki tek cümleyle hatta, yeniden ona karışmaya çalışacak gücü bulmamı sağlayabilirdi oyun… Eskiden kendimizi de çok affederdik, şans tanırdık sanki… Şimdi sadece ben varım, sen varsın. Amaçlarımız var.(kendimiz için…) Arasından -dünyayı güzelleştirmek- ne zaman eksildi hatırlayamıyorum…
Sesindeki affediş!…
Beni gerçekten affettin mi …?
Bana şans verdiysen, bu kaçıncıydı?
(…bir yıldıza isim ver…)
kaç saat, kaç gün… kaç mevsim?
en büyük dramım budur belkide oyundan atılmam dışında…
‘Öyle bakma’ dedim sana…
Gri beyaz, soğuğun genzimi yaktığı… O şehir çünkü gözlerin… Güneş batarken çimenlerin yandığı, asla sev(e)mediğimiz sevgililerimize 3.sü hiç olmayan şanslar verdiğimiz… hatırlamak istemediklerimle dolu bir ayna!… O yüzden öyle bakma dedim sana…
Zar zor unuttuğum tüm kaybedişlerim Orkun, tüm kaybedişlerimiz…
…
Seni ilk gördüğüm andan beri… hep beni tedirgin eden bir şeyler vardı sende… Bir zamanlar duymak istediklerimle doluydu gözlerin, artık hatırlamak istemediklerim var yerlerinde..
Sürekli sorduğumuz ama aslında cevabını asla duymak istemediğimiz sorular vardır.
“O taş orada güzel…” dersin. “Altında kötü şeyler olabilir, o yüzden kaldırmak istemiyorum” değil! “Seninle dost olalım…” dersin. “Sen bensin ve bu oyunda görmek istediğimsin bu yüzden! Git, gözlerini ve cevapları al, git…” değil!
…İşte hayat böyle olduğu için, ben böyle olduğum için, sen o sabah geç kalan ve bana “öyle” bakan tek kişi olduğun için, rüzgar hiç durmadan estiği için, gözlerin hiç susmadığı için.. Her şey böyle oldu…
“5 mevsim dendi, hatta daha fazlasından…
Gözlerinde görmek istemediğim cevapları, kalbimi paramparça eden ve hep o güneş ışığıyla hatırlayacağım parktan, hiç bilmediğim evlerin ter kokulu arka odalarından, gürültülü, ruhsuz kafe köşelerinden, sırtımı dayadığım duvardan, günlerce seyrettiğim tavandan, karanlıkta parlayan bira şişelerinden.. bana en çok yanımızda bir 3. kişi olduğunda sarılan, yüzlerine bakmadığımda, onları aşağıladığımda beni sevdiklerini düşünen… beni tanımayı kendileri için tehlikeli bulan oğlanlardan, kızlardan aldım…” duydum…
Duymak istemediğim bir yanıt yok artık… Hatırlamak istemeyeceğim bir çok anı var sadece, biliyorsun…
Ama bir daha “öyle bakma” demiyeceğim sana… Kötü de olsa, hepsi bendim…
“Ben aptal değilim…, hadi konuş, yeter!…” diyen sendin…
Şu an saat tam 05.47…
Günaydın…
Seni dinledim bütün gece…
Martılarda uyumuştur değil mi? Nerede acaba?
Şimdilik bitti…
bende…
Fikret Kızılok & Tehlikeli Madde
Ekim 9, 2009
Fikret Kızılok şarkıları dinliyorum. Arka arkaya.
Tehlikeli Madde’de.
Buram buram 60′laaarr, 70′lerrr..
- Aşkın Olmadığı Yerde -
Söz / Müzik: Fikret Kızılok 1974
Tehlikeli Madde Turhan Yükseler – Klavye
Ataman Hakman – Gitar
Cemil Sahir Kayahan – Bas
Eser Sayıner – Davul
Sonra düşünüyorum, şimdi televizyonda binlerce rezil müzik diye. Bence bir şekilde 40 yıl geriye gitmeyi başarabilirsek sonra ileriye doğru çok hızlı yol katedebiliriz. Sanki!
İç Söz.
Ekim 8, 2009
Sonlu bir geometrik bir dizide baştan ve sondan aynı sıradaki terimlerin çarpımı sabittir. Ve ilk ve son terimin çarpımına eşittir*.
- – - – - – - – -
“Nasıl?”
“Bu dil gerçekten çok gülünç ve düşüktür; çünkü bu adamlar, bir şekli kare hâline getirmekten, bir çizgi üzerine bir şey kurmaktan, bir ekleme yapmaktan ve benzeri şeylerden söz ederken, iş adamı, uygulama adamı gibi konuşurlar; oysa bu bilimin saf bilgiden başka konusu yoktur.”
“Buna hiç şüphe yok.”
“Öyleyse şunu da kabul etmek gerekir, değil mi?”
“Neyi?”
“Geometrinin konusu, doğup ölenin değil, hep var olanın bilgisidir.”
“Bu kolayca kabul edilebilecek bir şey,” dedi “çünkü geometri hep varolanın bilgisidir.”
“O halde sevgili dostum, bu bilim ruhu hakikate çeker, yanlış olarak yere eğdiğimiz bakışlarımızı yüksekteki şeylere döndüren o felsefeye özgü düşünüş tarzının ruhta gelişmesini sağlar**.”
Söz iç’mek.
Ekim 8, 2009
Söz içen ocak
ateşine benzer.
İçin için tutuşur durur.
Söz diye bazen kendine yürür.
y’ol
Ekim 7, 2009
BU MEKTUP SENDE DURSUN
Dur.
Burada, uzun uzun, bir durakta dur olmuşum.
Oradaydım, şimdi.
Burası araf’tan sonrasıdur... arafımı da, yazmıştım
bir gün sana..
sen o arafı okuyunca ağlamıştın.
Ben de yazarken dur.. çok ağlamıştım hemde.
Esrar dede kadar ağlamıştım:
“Ağlatmayacakdın, yola baktırmayacakdın;
Ol va’de-i tekrar-be-tekrarı unutma!
Burası araf sonrasıdur. Arafta çok bekledimdi.
Şimdi burada duracağım dur..
Dünya yuvarlakmış!.. O dönüyor! durdur.
Dönenlere bir şeyim yok diyeceğim; dur
Bende döndüm zamanında.. Döndüm, Durdum..
Şimdi dönmeye mecalim yok. Dur.
DUR UP DUR AY IM
BEN AR TIK! DUR AN OL AY IM
DUR ET MİŞ LER BEN İ İÇ TEN İÇ TEN DUR ET MİŞ LER.






