yaşasın! ne kadar da ideolojik yaklaşıyoruz birbirimize
Ocak 18th, 2012 § Yorum yapın
bazen çok korkuyorum.
ama bu; aslanlarımı açıklamama engel olmuyor
çünkü fena halde yaraşıyor birbirine gece ve balta
ve anneciğim derdi vardı neyin altına giysen olur bir siyah pantolonum şimdi gibi ay!
tekhnem dolu müfsidle!
bu da caddelerden derviş dervişegelmeme mâni değildir
yolları ay bastı mı lambalara koşuyorum ya, bundan
bunun için kent nesnesi o bıçakla bakunin’di deştiğim
ki ben devletin taş kestiğini en baştan bilirdim
isa’yı polise doğru
lttuğum zaman.
ellerini el olarak tutmak istiyor ellerim
de ki bunun kaburgamdaki kiliseyle ilgisi yok değildir
zaten en az on iki kişiden biri haindir
ama gözlerimi öyle yırtma annem ilkokul öğretmeniydi benim!
sokaklara çıkıyorum sonra kedilerden görüyorum
gazinolardan
inanmazsın bir taşra kurmuşlar aynı bize bakıyor
bir yanım asaf halet söylüyor diğer yanım fabrika
bir şiiri birkaç kalemle yazmak lazımdır geliyor bana
bugün yepyeni bir imparatorluk öğreniyorum
ekmeğin ağırlığından da yeni bir imparatorluk
örneğin gül dönüyor bir beygiri tasfiye ediyor şair
arabca akdeniz diyor ben
aynadan dönüyorum ayna
benden dönmüyor.
çok sihirli bir kabri söndürüyorum
bir havari morfin gibi anne söylüyor
ağlıyorum bak bir çocuk bak bir çocuk bak
bak bir çocuk çok kötü bir gömlek kuruyor.
belki de yangın çıksa ve ikna edilmiş olurum
torbamı topluyorum ve annem şarkı dinlemiş olur
korkuyorum çobanım yok metal nazlı pim aktif
çözmüyorum çözersem kın fena halde kalınlaşıyor.
manchesterden geliyorlar ve liverpooldan geldiler
birazdan padişah mı öldürecekler dedim
bir milyon kadardılar ah atları vardı
artık seni bir çiçek yerine kopartmak
istiyorum sevgilim.
işte sahneden indim ve öpüyorum ağzından
annem meç yaptırmazsa iftara geç gelir haz
ey sıkıntının sevdiğim aritmetiği
söyle banabana söyle; bir kere daha kabz?
`inanmışım kaybetmek esrarıdır esrarın
çıldırmış bir vaşak gibi kaybediyorum`
ipimden kurtulmuşum kaybediyorum
birleşmiyor ellerimiz haykırıyor trapez
tanklar tank olup geçiyor üstümüzden
helvetius haklı devlet şaşkın piyanist kara
memleket sana rağmen ket vururken yarama
şu çıplak çocuk şu tüyük bürk şairi ben
-ve emir ‘kun’ diyor, doğruluyorum-
bu ülke’den daha bıçkın tamlama bilmiyorum.
`ayakkabılarını kapımın önünde görmeyi istiyorum!
çünkü bu,
seni seviyorum içine nal salmak demektir.
ve hareketinin bana durduğunu akla uydurur.
oysa seni sevmem toplumu meşru kılar
ve gitmen beni dile indirger sevgilim.`
zaten kırılmış bir kızsın şimdi dövülmüş bir av
yanmış ırmaklar öneriyorsun toy bedenine
kavmin yanlış tufanlardan geçip duruyor
gözlerime baka baka ağlayıp aşk diyorsun
bir tekkenin ortasına sirk treni devriliyor.
ki hala çocuk övmeye duruyorsam bu
‘şehrin en uzak yerinden gelen o’nunla
ve izmit’le ve fargo’yla ve horasan’la
ve hafıs’ın beni eve götürdüğü kınla ilgili bir matkabı
girdiği çene kemiğiyle birlikte söküp
şu karşıki düğün salonuna ilave edemememdendir.
yoksa lar ve ortaokul öğretmenleri giremesinler diye
babam ve bilhassa dedem
mahallemize yeterinde toplu polis gönderilmesi konusunda
gerekli telefonları etmiş durumdalar sevgilim!
ama yine de sırf sen sürdürebil diye ayın alnında melekçe
ve şüpheye düşmeden kelebek besleyebilsin diye bir padişah açıkça
benim alıp kını
öte yana geçmem gerektir
içinden memleketi çekeyim diye.
hem düşünsene;
bu bizi nasıl imparatorlaştırır!
yoo, hayır! omzunu açma, omzun ideoloji taşır.
ve fakat ‘dil’e rağmen bütün bunlar sevgilim
ayaklarına beyaz çoraplar giydirmek istemediğim anlamına gelmeyebilir.
çünkü bak süleyman bu sayfadan henüz geçmiş gibi gül lekesi
ve apaçık kudüsmüş bir zebrayım ben uzun menzilli şiirlere şikar!
elbet bir gün batar, kuşlar döner, çarmıh baştan düzenlenir
ve bana tertemiz eller verir cezayirli o tüccar.
o vakit sana bakıyorum kadar büyür akdeniz
cumhuriyetin tersinden tertib ettiği çarşılar gibi
sonra uzun süre bir takibediliyormuşum hissi…
siz hiç yahudi bir minibüs şöförü düşlediniz mi?
-
Ah Muhsin Ünlü
salıncak / edip cansever
Aralık 6th, 2011 § Yorum yapın
I
Büyük bir oda. Bahçeye açılan bir pencere
Ortada bir masa
Yanda bir kapı
Daha birkaç şey: Örneğin bir yunus balığı camdan, bir heykel
Sabah. Duvarda gün tanrıları
Rezneler, sedef otları, küpe çiçekleri görünür pencereden
Görünür ama görünmez
Yani hiçbir şey yerinde değil pek. Bugün ne?
Salı! O bile yerinde değil
Bir bardak, bir sürahi yerinden edilmiştir, nereye koysak
Nereye?
Bilmem!
Bir çıkrık bir zaman dışını kolaçan eder şöyle
İyi. Biz buna bir durumun sınırsız gelişimi diyoruz
Diyoruz; sanki o her şey kadar bir her şeyi getirir, yığar
Çıkrık
Bir su gürültüsü, bir pul koleksiyonu, bir duanın yaratılışı duyulur bu ara
Duyulmaz ama duyulur
Başlar çünkü onlar da; yani pul, su gürültüsü, dua
Başlar bir insan gibi; süreyi, düzeni ölümü taşımaya
Sabah. Duvarda gün tanrıları
Birinin süresiz terlik giyeceği tutmuştur yukarı katta
Aşağıda
İskemle gıcırtısı, ayak
Tütün kokusu, koku
Yaz kelebeği tadında bir soluma
Yer değiştirme, kımıltı
Tekrar soluma
Kadın
Sessizlik.
II
Gün ışır iyiden iyiye, odanın orta yerinde bir kayalık
Sarı bir kertenkele… onunla her şey bir iki sıçrar, durur
Başkaldırır, düşer
Bir çorak bağırışı, bir taşın ikiye bölünmesi işitilir. Sonra?
Bir su arayışı, bir bozgun… Biz buna benzer her şey diyoruz, her şey her şey
her şey
Çünkü o, kadın
Uzanır, sağar bir yokluğun içinden
Gene bir yokluğu sağlar, üşenmez
Bir gül çukuru tersine döner, bir alev kıyısı doğurganlaşır
Çıkar boş kıyılardan katılaşmış akşamüstleri
Böler o bakışları bir sarkaç gibi binlere
Ama bir zaman gibi değil, bir sarkaç gibi böler
Yani olanlar olmuştur bir kere
Bir kartal donakalmıştır sıcaktan. Bir U sesi duyulur
Yaratılmaya uygun bir ses, U
Uzağa bakar kartal. O kadar bakar ki, bakmaz
Taş kesilmiştir taş, boynu ileri düşmüştür
Tanrım bize bir salıncak!
Çok çabuk geçmek için şu olup bitenleri
Bir daha, bir daha, bir daha
Unutmak unutmak unutmak
Tanrım!
Taş kesilmemek için taş
Bunu evrenin sonsuzluğu diye yorumlar varlığı olmayan bir söz
Kadınsa kımıldamak ister, olmaz
Yer değiştirmek ister, olmaz
Solumak birdenbire
Gene olmaz
Olacak bir şey boşuna aranır, boşuna boşuna boşuna
Bir kaya daha çatlar
Başlar ufacık taşlar yuvarlanmaya
Eser bir silinti, bir sisin dağılışındaki öz
Çıkar o yunus balığı, o heykel
Yaz kelebeği, kapı
Sonra?
III
Sonra ne? Sabah! İyi bir gün başlar ne de olsa
Tepeden tırnağa beyazlar giyinmiştir kadın
Ne var ki bir kadın gibi değil, bir aşk, bir umut gibi değil
Bir aralık gibi durur dünyada
İşte bir soru!
Okurken elinde tuttuğu; okumaz, gene elinde tuttuğu
“Önce hep gece vardı” diyen bir kitapla
Biz buna bir sorunun sınırsız gerilimi diyoruz
Diyoruz; çünkü o kadın
Ne yapsa, neye uygulansa
Bir aralıktır şimdi dünyada
Bir aralık, bir aralık!
Yıllanmış ağaç kabuklarında bir yara
Bir geçit, bir su akıntısı, bir bıçak izi
Ve batık gemilerden şimdiye arta kalan
Bir batışın korkunç, ama hiç bitmeyecek izlenimi
Tanrım ona bir salıncak!
Bir gidip bir geliversin diye boşlukta
Umutla, erinçle, tutkuyla
Kendine kendine kendine katlanarak
Hani görmeden daha, bilmeden darıldığı kendine
Tanrım
Ona bir salıncak!
Tam burda
Gözlüklü, kış akşamları yüzlü bir bahçıvan
Sorar o sokak kedisinin dilindeki hızla
Sorar o çiçekleri -bir çiçek olmayan yalnız- sorar sorar sorar
Nereye kadar bilinmez
Hani bir sormasa… korkunç!
Hani bir çalgıcı vardı, başını çalgısına koymasa uyuyamaz
Sonra?
Sonra ne? İşte bir çamur gibi sıvanmış odaya
Karanlık bir kilisenin
İhtiyar zangoçunun ağzıyla
Günaydın!
İyi bir gün başlar ne de olsa
IV
İyi bir gün başlar. Dünyadayız artık. Dünya!
Şu tatlı pencereniz. Sizin. Bunu anlamayacak ne var? Pencere
Tanıklık ediyor işte. Gün mavisi bir şey. Tanıklık ediyor
Pek açık değil. Değil de… Size. Tanıklık ediyor bir de
Bunu evrenin sonsuzluğu diye yanıtlar varlığı olmayan bir söz
Yok canım! kimsenin bir şey dediği yok, söylenmiş bazı sözler yaşıyor, o kadar
İşte
Yaşamış bir kadın yaşıyor orada
Yitmek, hani durmadan yitmek, ulaşmak bir aşkınlığa
Var ya
Orada
Tek imge kayalardır, işte orada
Yaşar hiç konuşmadıklarınız, işte orada
Dışa vurmadıklarınız, şimdi orada
Her şey hep kayalardır; otlar da böcekler de, sular da
Günler de, zamanlar da
-Görünen bir zamandır çünkü orada-
Bir el yana düşmemiş, kaldı ki birden havada
Değilse bir hareket bu, yalnız orada
Orada
Bir ayak boyu yerde, bir kadın
Bırakılmış gibi yıllarca
Tanrım ona bir salıncak!
Taş kesilmesin diye taş
Donakalmasın diye boşlukta.
Hani o balıkçılla yarışan çaylağa
Kırpışan gözleriyle bakan gemici
Gibi
Baksın o da görmeden
Ne çıkar ustaymış, erginmiş uzağı görmekte gözleri.
Tanrım size bir salıncak!
bir intihar akşamı üstüne söylenti / turgut uyar
Kasım 14th, 2011 § Yorum yapın
Kısacık yoğun bir akşam
herkezin yüzünün bir anıya karıştığı
yoğun bir akşam
bana bir memur gibi davrandılar hastanelerde
ve bir intihar üstüne söylenti
bütün kıyıları dolaştı durdu
kısacık bir akşam
Kısacık serin bir akşam
kelebeklerin atlarla yarıştığı
yoğun bir akşam
bazı mektuplar damgalandı postanelerde
oturuldu bir takım şarkılar söylendi
bir adam bir kadının kapısını vurdu
kısacık bir akşam
Neyi söylesem bir kahramanlıktı
içinde azıcık buluştuğumuz
bir bulutla bir kağıt peçete arasında
kısacık yoğun bir akşam
şaşırdım hüznümü nerelere bıraksam
bir yanda kasıklarımın sarsılmaz gücü ve
kısacık yoğun bir akşam
Her şey bir unutkanlıktı
arada bir deliler gibi kavuştuğumuz
tüfekle vurulmuş bir parsın yarasında
kıcacık yoğun bir akşam
biliyordum bir soğuktu nereye varsam
bir yanımda bir el bir yanda vazgeçilmez bir sancı ve
kısacık yoğun bir akşam.
Kim karıştırdı gerçekliğine
yaşadığım sonsuzluğun
ve oturuldu bir takım şeyler söylendi
imla kurallarıyla mutsuzluk üstüne
kısacık bir akşam
duraladım ne yapsam
Kim karıştırdı gerçekliğine
su terazilerindeki ensizliğin
ve fotoğraflar çekildi ben çıkmadım herkes eğlendi
araba vapurlarıyla denizsizlik üstüne
kısacık bir akşam
o kadar kısa ki bir akşam
yüzümü suyun ardında buldum
kıyılar bu yüzdendir öyle dediler
kısacık yoğun bir akşam
serin bir akşam öyle söylediler…
en la ciudad sin limites
Kasım 3rd, 2011 § Yorum yapın
ismin aklımdan silinmedi
ama yüzün silindi
başka yüzlere karıştı ve tanınmaz hâle geldi.
belki bu da işkencenin bir parçasıdır,
artık ayırt edemiyorum.
victor sana bu mektubu verir mi bilmem
dostum olup olmadığını, yalan söyleyip söylemediğini bilmem.
sana sarılmak isterdim ama ölüyorum.
çok kereler o treni gördüm.
içinde seni bekleyenleri gördüm.
ama sen fark edemiyorsun.
fark edip zamanında kaçtığın da oluyor.
yoksa yerini söyleyeyim diye bunu onlar mı uyduruyor?..
o trene binmene engel olmam gerekirdi;
seni eceline götürecekti
ama bazen zaten ölmüş oluyorsun
benim gibi.
bazen benimle konuşup bana gülüyorsun,
asla söylemeyeceğin şeyler söylüyorsun
beni sevdiğini söylüyorsun
ben de seni sevmek istedim ama sevemedim.
bazen rüyamda hâlâ orada olduğumuzu görüyorum,
zamana hükmediyoruz.
dudakların çıplak bedenimde geziniyor.
sonra oğullarım bizi çıplak hâlde birbirimize sarılmışken görüyor.
ama onlar artık benim oğullarım değil.
marie’nin oğulları.
onları tanımıyorum.
artık tanıyamıyorum.
hatırlıyor musun?
özgürlük demek
seninle o trende yolculuk etmek demek.
seni bulurlarsa öldürecekler
ve şehir kimsenin dışarı çıkmasına izin vermeksizin
büyümeye devam edecek.
dışarıya açılan patikayı çocuklarıma bir tek sen öğretebilirsin.
öğret.
öğret ki beni affettiğini bileyim
Çeşitlemeli Korku / Bilge Karasu
Kasım 1st, 2011 § Yorum yapın
“çeşitlemeli korku”
beş ses için metin
‘bağlaç’ olmakla kalacağını sanan dosta
bir tüy,
bir telek
bir dal-
gın ku-
şun ar-
dında
bırakı-
verdiği
havadan o-
luşmuş gi-
bi yumu-
şak, düşen,
yere doğru;
bir tüy ,
bir te-
lek,
bir yap-
rak
bir güz
dalın-
dan
kopmuş,
kopu-
vermiş
sarartılı
bir yap-
rak, ye-
re de-
ğince
kimse-
nin duy-
madığı,
yeri, taşı,
toprağı ba-
ğırtmamış,
incitmemiş
bir tüy , bir telek,
bir güz yaprağı
gibi düşmüş yerleşmişti içi-
me
içerime,
gönlüme,
etime
k o r k u
bir çığ gibi geldin üstü-
me
karınca-
lar gi-
biydim ,
düş ka-
rıncaları,
ozan ka-
rıncaları
gibi
çıdamlı ka-
rıncalar
gibiydim ,
çıdamlı,
dümdüz
uzanan
uçsuz
bucak-
sız
engebesiz bir düzlükte
üstüme bir çığ gibi gel-
din kendine kattın beni
gözü, a-
yağı, bir
yerlere
takılma-
dan
hiçbir şeye
yönelme-
den
dümdüz
uzanan
bir top-
rakta
çıdamla
y ü r ü y e n
karınca-
lar gi-
biydim.
d u y d u m s e n i
ö l d ü m s e n i!
seni seni seni
: seni : seni :
gördüm – : – duydum – : – - :
yaşadım – - – öldüm – :
yürü-
mekten
başka
bir şey
bilme-
yen
nereye ,
niye, ne-
ye gitti-
ğini bil-
meyen
bir yere
gittiğini ol-
sun bilme-
yen
ozan karıncaları
g i b i y d i m
çıdamla
yürüyen
bu düzlük-
te, engebe-
sizlikte.
senin yanımdasızlığın
bir silik suskuydu, gün-
süz karanlığımın keser
açardı kapısını , sesin ,
yüzün, yürümen
nereye
gittiğini
gene bil-
meden
bir yere
gittiğini ol-
sun gene
bilmeden
çıdamı
da,yü-
tümeği
de unut-
muş
b i r b ö c e ğ i m ş i m d i
çılgınca dönenen
durduğu
yerde
görün-
mez en-
gebeler
örüldü
çepeçev-
re
çevrem-
de
k o r k u d a n .
bir çığ gibi geldin üstü-
me kendine kattın beni,
yuvarlandık bir süre
zeytin
gövdele-
ri gibi-
yim
şimdi
topra-
ğım is-
ter al-
ister boz,
ister ka-
ra,
burul-
muş er-
keklik-
ler gibi-
yim
a c ı i ç i n d e
k ı v r a n a n
düzlükle-
rinde gök-
yüzüne
uzanıp gün
ışığını tit-
reştiren,
dünyayı
düzgün
aralıklara
bölen
kavak duvarların-
d a n s o n r a
sonra
suyu ara-
yıp bu-
lan kökle-
riyle, dur-
madan, bu-
danan kol-
larıyla
su fışkı-
rır gibi
yeniden
toprağa
dökülen
dallarıyla
yeşil yağ-
murunu
yağdıran
söğütlerden sonra,
sonra
sonra
yarık
yarılı
yarılmış
tahtasıyla
kıvra-
nan
buruk
burgun
bir zey-
tin göv-
desi gi-
biyim
kuytularda,
eğilerde,
suskun,
sessizlikler
içinde, gü-
müş yeşil
bir buğu
altında,
buruk
b i r g ö v d e y i m ş i m d i
yemişi
karar-
mayan.
sonra sonra sonra
yıktık kendimizi de
kuru-
yum
göğe baktı-
ğım yerde,
buru-
ğum
yere baktı-
ğım yerde,
korkuy-
la besle-
nerek
korku-
dan
ben çığ oldum şimdi. sen,
kar’ımdaki taş, karnım-
etimdeki
daki, dokumdaki
kama
oysa korku kendi memesini
e m e r e k b ü y ü r;
nasıl
burmalı
bu me-
meyi?
nasıl
kurtul-
malı
nasıl na-
sıl nasıl
korku-
nun sü-
dü ol-
mak-
tan?
seni seni seni
: seni : seni :
yaşadım – : – duydum – : – - :
öldüm – - – - – - – - – - .
seni yaşa-
dım, seni
öldüm;
uçuru-
mun di-
bine
v a r a m a d ı m d a h a
parçalanıp, parça-
layıp kurtulacağım
yere.
bir tüy,
bir telek
gibi, bir
güz
yaprağı
gibi
k o p m a l ı
kuştan, ağaçtan
yeğnilikle, incele-
rek
bağırmadan korkudan
anılarım senin gelece-
ğin oluyor, gerçeklik
duyusunu yitirip,uzak-
tan uzağa hep senin siv-
rildiğin bir pus içinde
yaşamağa başladığım
şu anda.
sen ağaçtan sen ağaca
koşuyorum, aradaki pu-
sarık bataklıkta ayrı-
şıp yıvışan günlerin
hiçliğinde.
* * *
5 Mayıs 2011′de, 2. Bilge Karasu Sempozyumu’nda, Mimar Sinan Üniversitesi’nde gerçekleştirilen performans.
Yöneten: Erdem Çöloğlu, Soprano: Şebnem Ünal, Alto: Elif Tuğba Tekışık, Tenor: Erdem Nusret Karakaş, Bariton: Bahadır Noyan Coşkun, Bas: Fatih Çakmak.
gidiyorsun /// oruç aruoba
Ekim 24th, 2011 § Yorum yapın
“…
gidiyorsun:
bütün ışıklarımı göndersem seninle
aydınlanır mısın?
gidiyorsun:
bütün sevinçlerimi göndersem seninle
mutlanır mısın?
gidiyorsun:
bütün hüzünlerimi göndersem seninle
üzülür müsün?
gidiyorsun:
bütün acılarımı göndersem seninle
yıkılır mısın?
ben
üzüntülü ve yıkık
kalırken
sen
aydınlık ve mutlu
git
işıklarımla ve sevinçlerimle:
üzülme
yıkılma
aydınlan
mutlu ol.
bırak bana,
hüzünleri, üzüntüleri
acıları, yıkımı—
al götür
işıkları, aydınlığı
sevinçleri, mutluluğu.
gidiyorsun:
bütün kendimi göndersem seninle
götürür müsün?
sona kalsa / edip cansever
Eylül 18th, 2011 § Yorum yapın
Usul usul konuşuyorlar aralarında
Denize bakıyorlar bazen – çatalını gezdiriyor biri tabağında -
Gölgesi bir kuş ölüsü
Karşıda yeni budanmış ağacın
- Olsa, başlangıçlar sona kalsa -
Kolyesiyle oynuyor kadın – tabağımda soyulmuş elma -
Saatime bakıyorum sık sık
Kapıyı gözlüyorum arada
Biraz soğuk mu geliyor ne – kapatır mısın -
Sinirli bir kırmızılık suya batıyor
Düşünüyorum, ansızın bir dost yüzü
Görmemiştim de yıllarca.
Gelse
Değişmiş çok, yaşlanmış da
Sigaramı yakıyor durmadan
İstemem diyemiyorum – ama yakmasa -
Konuşuyoruz -konuşuyor muyuz -
Yazmayı bırakmış çoktan
Gerçi bir roman taslağı varmış kafasında
“Bir elimde elma elmada bir el”
Diyorum
Hayretle bakıyor yüzüme
Bir bardak bira içiyor, çekip gidiyor az sonra.
Kadranı kırmızı saat
Plasterle tutturulmuş kırık cam
Şurda burda plastik çiçekler
Evet, aralık kapıdan soğuk geliyor
Tam kalbimin üzerine bu akşam.
Ölüm
Sen en güzelsin bu saatlerde
Büyütmüş yetiştirmişsin beni
Söyler miyim hiç sana hayran olmasam.
Bugün de ince, bugün dekırıldı kırılacak
Bugün de
Tam nerede kalmışsam.
//
Temmuz 19th, 2011 § Yorum yapın
“sana tuz yalatsam,sabaha kadar tuz yerine suyu düşünürsün; işte çelişki burada gibi görünse de, nesnel hareketin kanıtıdır bu. bir durumla uyarılan her durum, bir başka durumu işaret edecektir. beni sevdiğini söyledikçe sen, ben bir diğerini sevdiğimi hatırlayacağım. buna ihanet diyemezsin …”
küçük iskender
jospi ///
Temmuz 14th, 2011 § Yorum yapın
bütün günüme bütün güneş düşse ne olur,
ne yazar üstümden bulut bütün yürüse
bir tutmuyor beni, ayrılıyorum ikiye.
sakladıklarımı görmene gerek yok jospi.
bazılarımız durdukları yerde öldüğünü söylüyor.
(dünya boktan, sen tamsın, kurduğun cümle eksik)
bazılarımızda eski yıpranmış bir hatırayı
korumak için apışıp kalmış bir çatı.
(sanki eline alsan, yapacaksın gibi.)
bu dünyada insan dediğin ikiye ayrılır jospi
bir: ayrılıktan sonra hiçbir şey olmamış gibi
davranan medeniler; bir: atlarına davranan
barbarlar. onlar atlarını çöle, topuğunu dikene sürerler.
bilesin, sultan sazlığı’ında boynu eğri bir kuşun
ince boynuna yediği kurşun gibi hainiz hepimiz.
şehirlerimizde bizim birbirimize verdiğimiz sözler jospi,
ohooooooo…
yalan dünya, pıtraklı memleket!
bu dünyada insan dediğin ikiye ayrılı jospi.
Birhan Keskin
red house painters /// katy song
Temmuz 14th, 2011 § Yorum yapın
some escape some door to open
this path seems the blackest but i
guess it’s the soonest
but there in the clearing i
know you’ll be wearing
your young aching smile and
waving your hand
can’t go with my heart when i
can’t feel what’s in it i
thought you’d come over
but for some reason you didn’t
glass on the pavement under my shoe
without you is all my life amounts to
a final sleep no
words from my cutting
mouth to your ear or
taut wicked pinches
from my fingers to your bitter face
that i can’t heal
i know tomorrow
you will be
somewhere in london
living with someone
you’ve got some kind of family
there to turn to
and that’s more than i could ever give you
a chance for calm
a hope for freedom
outlet from my cold solitary kingdom
by the forest of our spring stay
where you walked away
and left a bleeding part of me
empty and bothered
watching the water
quiet in the corner
numb and falling through
without you what does my life amount to?
* * *
bir kaçış, açacak bir kapı.
bu en karanlık yol,
sanırım en yakın olanı.
fakat sonunda (sonundaki aydınlıkta)
o genç, acı gülümsemenle olacaksın, el sallayarak.
içinde ne olduğunu bilmediğim bir kalple, devam edemiyorum.
gelirsin sanmıştım, neden bilmem, gelmedin.
son uyku; acıtan dilimden kulağına sözcükler yok,
parmaklarımdan acı yüzüne cimcikler yok,
iyileştiremeyeceğim…
sükunet için bir şans; özgürlük için bir umut
benim soğuk, yalnız krallığımdan bir kaçış
baharlık ormanımızın yanındaki,
hani yürüyüp gittiğin (terkettiğin)
ve kanayan bir yanımı bıraktığın
18 aralık ///
Temmuz 14th, 2011 § Yorum yapın
18 aralık 1985′de o salonda
kişi nasıl kestirebilirdi ileriyi?
siz, kazıbilimler, alınyazısıbilimler,
geçsin yıllar geçsin, seneler gibi.
olur mu anımsamamak onaltıncı louis’yi
14 temmuz 1789 akşamı, louis,
şöyle yazmamış mıydı defterine:
“bugün kayda değer bir şey yok..”
“kehanet” adlı kısacık bir şiir buldum
keşke yalnız bunun için sevseydim seni.
cemal süreya
eğer ///
Temmuz 12th, 2011 § 1 Yorum
O kadar da önemli değildir bırakıp gitmeler,
arkalarında doldurulması
mümkün olmayan boşluklar bırakılmasaydı eğer.
Dayanılması o kadar da zor değildir, büyük ayrılıklar bile,
en güzel yerde başlatılsaydı eğer.
Utanılacak bir şey değildir ağlamak,
yürekten süzülüp geliyorsa gözyaşı eğer
Yüz kızartıcı bir suç değildir hırsızlık,
çalınan birinin kalbiyse eğer.
Korkulacak bir yanı yoktur aşkların,
insan bütün derilerden soyunabilseydi eğer.
O kadar da yürek burkmazdı alışılmış bir ses,
hiçbir zaman duyulmasaydı eğer.
Daha çabuk unuturdu belki su sızdırmayan sarılmalar,
kara sevdayla sarıp sarmalanmasalardı eğer.
Belirsizliğe yelken açardı iri ela gözler zamanla,
öylesine delice bakmasalardı eğer.
Çabuk unutulurdu ıslak bir öpücüğün yakıcı tadı belki de
kalp, göğüs kafesine o kadar yüklenmeseydi eğer.
Yerini başka şeyler alabilirdi uzun gece sohbetlerinin,
son sigara yudum yudum paylaşılmasaydı eğer.
Düşlere bile kar yağmazdı hiçbir zaman,
meydan savaşlarında korkular, aşkı ağır yaralamasaydı eğer.
Su gibi akıp geçerdi hiç geçmeyecekmiş gibi duran zaman,
beklemeye değecek olan gelecekse sonunda eğer.
Rengi bile solardı düşlerdeki saçların zamanla,
tanımsız kokuları yastıklara yapışıp kalmasaydı eğer.
O büyük, o görkemli son, ölüm bile anlamını yitirirdi,
yaşanılası her şey yaşanmış olsaydı eğer.
O kadar da çekilmez olmazdı yalnızlıklar,
son umut ışığı da sönmemiş olsaydı eğer.
Bu kadar da ısıtmazdı belki de bahar güneşleri,
her kaybedişin ardından hayat yeniden başlamasaydı eğer.
Kahvaltıdan da önce sigaraya sarılmak şart olmazdı belki de,
dev bir özlem dalgası meydan okumasaydı eğer.
Anılarda kalırdı belki de zamanla ince bel,
namussuz çay bile ince belli bardaktan verilmeseydi eğer.
Uykusuzluklar yıkıp geçmezdi, kısacık kestirmelerin ardından,
dokunulası ipek ten bir o kadar uzakta olmasaydı eğer.
Issız bir yuva bile cennete dönüşebilirdi belki de,
sıcak bir gülüşle ısıtılsaydı eğer.
Yoksul düşmezdi yıllanmış şarap tadındaki şiirler böylesine,
kulağına okunacak biri olsaydı eğer.
İnanmak mümkün olmazdı her aşkın bağrında bir ayrılık gizlendiğine belki de,
kartvizitinde ‘onca ayrılığın birinci dereceden failidir’ denmeseydi eğer.
Gerçekten boynunu bükmezdi papatyalar,
ihanetinden onlar da payını almasaydı eğer.
Issızlığa teslim olmazdı sahiller,
Kendi belirsiz sahillerinde amaçsız gezintilerle avunmaya kalkmamış olsaydın eğer.
Sen gittikten sonra yalnız kalacağım.
Yalnız kalmaktan korkmuyorum da,
ya canım ellerini tutmak isterse…
Evet Sevgili,
Kim özlerdi avuç içlerinin ter kokusunu,
kim uzanmak isterdi ince parmaklarına,
mazilerinde görkemli bir yaşanmışlığa tanıklık etmiş olmasalardı eğer!!
Can Yücel
freud diye bir şey yoktur /// ah muhsin ünlü
Temmuz 7th, 2011 § Yorum yapın
burası artık kendimi alamadan okuduğum şiirlere yönelen bir blog olmuş olsun, ne güzel demiş işte Muhsin Ünlü, daha ne!
freud diye bir şey yoktur
sen beni öpersen belki de ben fransız olurum
şehre inerim bir sinema yağmura çalar
otomobil icad olunur, zarifoğlu ölür
dünyadaki tüm zenciler kırk yaşından büyüktür.
-senegalliler dahil değil
sen beni öpersen belki de bulvarlar iltihablanır
çağdaş coğrafyalarda üretir cesetlerini siyaset bilimi
o vakit bir sufiyi darplarla gebertebilirsin
hayat bir yanıyla güzeldir canım, sen de güzelsin
-yoksa seni rahatsız mı ettim?
sen beni öpersen belki de aşkımız pratik karşılık bulur
ne ikna edici bir intihar girişimidir şimdi göz göze gelmek
elbette ata binmek gibidir seni sevmek sevgilim
elbette gayet rasyoneldir attan atlamak
-freud diye bir şey yoktur.
sen beni öpersen belki de ben gangsterleşirim
belki de şair olurum seni de aldırırım yanıma
bilesin; göğsümde hangi yöne açmış tek gülsün
yani ya bu eller öpülür, ya sen öldürülürsün.
-haydi iç de çay koyayım.
ah muhsin ünlü
biliyorum sana giden
Mayıs 3rd, 2011 § Yorum yapın
Biliyorum sana giden yollar kapalı
Üstelik sen de hiç bir zaman sevmedin beni
Ne kadar yakından ve arada uçurum;
İnsanlar, evler, aramızda duvarlar gibi
Uyandım uyandım, hep seni düşündüm
Yalnız seni, yalnız senin gözlerini
Sen Bayan Nihayet, sen ölümüm kalımım
Ben artık adam olmam bu derde düşeli
Şimdilerde bir köpek gibi koşuyorum ordan oraya
Yoksa gururlu bir kişiyim aslında, inan ki
Anımsamıyorum yarı dolu bir bardaktan su içtiğimi
Ve içim götürmez kenarından kesilmiş ekmeği
Kaç kez sana uzaktan baktım 5.45 vapurunda;
Hangi şarkıyı duysam, bizimçin söylenmiş sanki
Tek yanlı aşk kişiyi nasıl aptallaştırıyor
Nasıl unutmuşum senin bir başkasını sevdiğini
Çocukça ve seni üzen girişimlerim oldu;
Bağışla bir daha tekrarlanmaz hiçbiri
Rastlaşmamak için elimden geleni yaparım
Bu böyle pek de kolay değil gerçi…
Alışırım seni yalnız düşlerde okşamaya;
Bunun verdiği mutluluk da az değil ki
Çıkar giderim bu kentten daha olmazsa,
Sensizliğin bir adı olur, bir anlamı olur belki
İnan belli etmem, seni hiç rahatsız etmem,
Son isteğimi de söyleyebilirim şimdi:
Bir geceyarısı yazıyorum bu mektubu
Yalvarırım onu okuma çarşamba günleri
Cemal Süreya
eski kadınlar
Mayıs 1st, 2011 § Yorum yapın
baktık çıldırmak işten değil
söndürüp attık cigaramızı
baktık olacak gibi değil
bir adam düşündük camların arkasında
baktık beyaz pardesülü burunlu
bir adam birdenbire peydahlandı
kaptığımız gibi şapkamızı eski
o eski kadınları bilirsiniz
keder basınca bilhassa hatırlanan
sokaklarda yaşanmış veya evde
karanlığın ortalık yerinde beyaz
ve sevgili olan enine boyuna
baktık olacak gibi değil
kaptık şapkamızı dışarı çıktık
ama gel ki kazın ayağı öyle değil
baktık değişen bir şey yok ortalıkta
iki kişi bezik oynuyordu veya tavla
birinin zavallı olduğunu gördük
o zavallı kadınları bilirsiniz
sevildi mi pekala sevilebilen
geceyken yağmurluyken hava
iyice inceltip ufak yüzlerini
birebir gelirler yağmura karanlığa
o eski kadınlar o zavallı
mavi, sayı 19, 1 mayıs 1954; Cemal Süreya
korkarak vinç
Mayıs 1st, 2011 § Yorum yapın
n’olur bir bebek alalım oyuncakçıdan
karnına bastıkça “bi dakka” desin,
şeye gidelim, içaçan’a, ordan dönünce
ikinci ev çıksın karşımıza, soldan.
amerika aile dramlarını işleyen filmler vardır,
taşra illerinde geçer, falan;
bir sürü de ev vardır seyrek seyrek
öyle bir evin kapısından girelim:
kader sokak, 13/2
adresim oldun benim,
biliyorsun bunu değil mi?
alınyazım oldun
(n’olur alalım)
korka korka çaldım kapını
(bir bebek alalım)
ne yapayım sevdim seni
(“bi dakka” desin)
eline ayağına düştüm
(karnına basınca desin)
sensin artık ne varsa:
aşktı, kavgaydı, uzak yerler özlemiydi
(alalım, n’olur, bir bebek
gözlerinde bizim bakışımız olsun)
kan-revan sevişelim
s. hanım, n’olur, gelmesin
tutarsızlık deme bir daha
bizim sigaralarımız birbirini tutmuyor
bir bebek alalım çarşıdan
çay kahve içsin
çay dedim de aklıma geldi
şeker eksiği giderilsin;
sigara dedim de aklıma geldi
sigara bas parmağıma
yansın parmağım cızz! desin
benim ceketim askıda
böyle yıllarca beklesin
gömleğin eteğinin içinde
yüzyıllarca…
çamaşırlarımız tutkuyla çıkarılmış
aşkla sıyrılmış çamaşırlarımız
dört kat çimenin üstünde
ve çarpınan bedenlerimizin altında
ve yaşlı, hoşgörülü aynanın karşısında
ve saatimi mutlaka çıkarmalıyım bundan böyle
ne diyordum, işte çamaşırlarımız
dalgalanan etimizin altında
ezilsin böyle binyıllarca
bir kokun var senin: iksirdir
yaptığın çay iksirdir
içindeyken senin, ne içindeyim
birtakım yapraklar içindeyim
(n’olur al bir bebek çarşıdan
maltepe desin
kahverengi desin
yumurta desin
bir sınır hediyesi desin)
geldim işte vurdum kapıyı
birdenbire seni!
sessizce
güvenli ama hüzünlü
hüzünlüyse de güvenli
bir orman perisi gibi
bir ağaç gibi, dalını
nereye uzatacağını bilen.
sonra iki yudum konyak
koltuklar sadakat dolu
sehpanın sarılışı ise
sanma ki başka şeyden
sevinçten, yavrum,
sevinçten sevinçten
vinç! diye öter sevinç kuşu
n’olur al bir bebek
karnına basınca vinç! desin
basmayınca da vinç! desin
ben böyle düşünüyorum
senden ne haber?
cemal süreya – (11 mayıs 1973)
işte tam bu saatlerde
Nisan 2nd, 2011 § 1 Yorum
işte tam bu saatlerde bir yara gibidir su
yeni deşilmiş uçlarına sokakların, küçük uçlarında.
senin o güneş sarnıcı gözlerin
ölüm yası içindeki bir evde
olmaması gereken birşey gibi,kırılan bir ayna gibi.
bu saatlerde.
çarmıhını yanından eksik etmeyen bir isa gibi
sırtında on iki basamak taşıyan bir adam görüyoruz
bu adamı ne kadar çok seviyorum, bu kuşu ne kadar
sen ne seviyorsun sen zaten sevince
alnınla ayıklarsın yeryüzünü,
çardaklar binaların ağızlarında
aşar gider kendi sınırlarını
köpekler gizli bir dağı havlar.
bunlar iyidir diyorum bunlar senden haberli,
yoksa nerden bilecekler
karbon sınırında yaşayan balıklar
kovadan sızan hicret gününü,
peygamberin parmaklarına asıp paltolarını
nasıl girecekler tanrıevine
mucizesever müslümanlar,
ve on binlerin dönüşü sırasında
greklerin keçilerle çiftleştiği
dağ yolları neyle donacak?
yine de sevişirken
kullandığımız her kelime
hırsızın devirdiği eşya.
minibüslerle morarmış sokaklar
buğdayın parayla değişildiği
paranın ekmekle değişildiği
ekmeğin tütünle değişildiği
tütünün acıyla değişildiği
ve artık hiçbirşeyle değişilmediği acının.
o sokaklarda.
saatler yağmuru gösteriyor,
bugün bu küçük salı günü
her şeyi eksik istanbul’un, tepelerinden başka
yalnız galata
galata
gecenin bodrumlarında beslediği
o tükenmez paslanma tutkusunu
bir ağız mızıkası halinde
denize yediriyor yavaş yavaş
köklerimiz kendi çiçeklerinden ürküyor
Cemal Süreya
martılar
Mart 29th, 2011 § Yorum yapın
geçen yılki martılar ölmüş
bu yılkiler yeni, yepyeni
zamanın nerde olduğunu bilmiyoruz.
belki onu denizden çekiyoruz
saban güdüyoruz ay gibi
yaşamı ve ölümü doğuran düş.
geçen yılki martılar ölmüş
denizlerin varsıl yüklemi
ah düşünmeden biliyoruz.
belki onu denizden çekiyoruz
ağ değil ellerimizdeki
daha derini, en derini.
Melih Cevdet Anday
pirinç
Şubat 18th, 2011 § Yorum yapın
pirinç ülkesi
pervazlarda beliren ilk
bir erik yeşili gibi dağılan tepelere
güneş nasıl kayarsa
gölge-tarlaların üzerinden
kalem öylesine kayıyor pirinç kelimelerle
bu sabah yatağımın kenarında
bütün günahlarımın silindiğini gösteren
bir işaret buldum:
kayık şeklinde bir leğenin içinde
yüzen bahar dalları…
ah evet, uzak okuyucu,
günahların hatırlanmadığı bir yer olmalıydı
bizim için…
hiç kimsenin göndermediği
artık gönderseler de fark etmez çünkü yazdım
bundan sonra da göndermeyeceği
cam bir kutuda yüzen bir krizantem olmalıydı
evimizin önünden geçen beyaz boneli
Hollandalı bir kız olmalıydı
ki elindeki kumral köy ekmeği bana daima
güzel şeyler hatırlatır
veya ne bileyim ben sarışın spiral
bulut halinde saçlarıyla Rapuntzel
ya da her an bir çam ağacına dönüşüverecekmiş
duygusunu veren çünkü bordo flütünden daima
koyu yeşil ezgiler dökülür dökülürdü
bir Pan olmalıydı…
bizim için…
herkesin küçük bir bahçesi olmalıydı
üzerinde fikir teatisinde bulunabileceği saatlerce
mesela aramızdan biri bahçesinde gece yarısından sonra
enteresan bir durum gözlemişse hemen hiç çekinmeden
arkadaşlarını arayabilmeliydi
hareket eden cisimler üzerinde pembe mumlar
kendini gizlemeliydi
tam gece yarısı olduğunda birdenbire
Mona Lisa çalmalıydı…
gümüş kapların içinde bir tadımlık
yiyecekler olmalıydı…
ne kötü şimdi şu an dışarı baktığımda
sana bu derece yabancılaşmam…
o kadar yakındık ki…
ama işte şimdi elimi dışarı uzattığımda
yağmurun yağıp yağmayacağını kavramak dışında
sana dair hiçbir şey bulamıyor olmam
sana tutunamamam ki katiller bile geride
el izi bırakır, ne acı…
şu an üstümde sarı simlerle işlenmiş
lacivert kadife eşofman olmasından son derece
memnun olmama karşılık bütün bunları
ve başka birçok şeyi bırakıp
çiçekli ince elbiselerle
kafamda hasır üçgen bir şapkayla
sulak pirinç tarlalarında
seninle yan yana dolaşamayacağımızı
bilmek ne kötü…
ah senden bir işaret
en ufak bir işaret gelse…
ama belki de o zaman sen Napoli’ye, Sicilya’ya
hatta Korsika’ya gitmek isterdin de yine bu
pirinç tarlaları ideası suya düşerdi…
hatta hiç unutmam bir seferinde ikimiz
Mısır’a gitmek istemiştik de
ben kendimi Salzburg’da sense evde bulmuştun…
senin benimle hiç konuşmadığın günlerdi
sanki aramızda bir çatlak açılmıştı
Salzburg’da seni unuttuğum söylenemezdi
unutmadığım da…
hiçbir şey çözümlenemiyordu öncesinde de
sonrasında da geriye dönülmez haerketlerin…
ben şimdi Paris’te bir Çin lokantasında oyalanıyor
olsam da bu ancak gülünç bir tedavi, soytarılık
çünkü biliyorum hatta hepimiz biliyoruz ki
pirinç tarlaları projesi asla gerçekleşmeyecek
ve artık hiçbir şey eskisi gibi değil
olamaz da
seninle ayrıldığımız günden beri
bunun için yatak odalarımızda
başuçlarımızda su dolu bardakların yanında
mumların yanması gerekmiyor
artık sözcüklerle sonsuza dek
oynamak istemiyorum
bazan gri-mavi bulutların içinden
sessizliği yararak bir jet uçağı geçiyor
bu basit gibi görünen gerçeklik imajı birçok şeyi
bütün sözcüklerin ötesinde
birden açıklıyor sanki
bunu bilmek bana yetiyor.
Lale Müldür
–
Şubat 10th, 2011 § Yorum yapın
ime perastikos*
Şubat 7th, 2011 § Yorum yapın
sanki elimde bir fincan
komşuya biraz kendimden ödünç istemeye gitmişim gibi
ve elimde iskenderiye kütüphanesinden kalan is lekesi
yaprağı özsuyuna, köküne, damarına vararak
sevmeyi öğreten o topraklarda
göğün yerin dibine çekildiği yerde bir deniz buldum yine de
her an çatlayıp farklı bir yere düşecekmiş gibi duran
birkaç bakır rengi dolunay
tahta araba tekerlerine takılıp giden kırların sudaki yansıması
denizden aldığı tuzu görkemli, cömert güzellinden geri veren
kıvırcık, asil saçlar ve onun üzerine döküldüğü geniş omuzlar
ay ışığında incelen ayak bilekleri kadının
öpe okşaya onarılan bir beden
göğün derinliğinin toprağa kök saldığı anılarda
kahve fincanını masadan alıp sehpaya bıraktığım
çocuğun başındaki başağı okşadığım yere
vurmazdı dalgası
bundandı işte, içimde kaldım ve bu kadar çok sevmeyi
bazen de şimdi ilksel olanın ritmini bozan göçün anısı…
bir kafkası ne saçının inceliğinden, gözünün renginden
ne de gururlu gölgesi için taşınan çıkık elmacık kemiklerinden
bakışındaki koyu gölgeliğe çekilen acıdan tanıdığını söylüyor Nart
gökçeada’nın yarım kalan evlerini testideki şaraptan içerken
anıyor anasının kalbinin kulakçığına eğilip söylediğini:
“allah bu acıyı unutturacak başka acı vermesin”
kadehler çarpışırken dudak izleriyle dikkatin ilgilenmediği
mutluluğum demiştim oysa, burada nasıl da içten, nasıl da görkemli
pink floyd – echoes
Aralık 14th, 2010 § 1 Yorum
yukarıda havada asılı duruyor albatros
ve yuvarlanan dalgaların derinliklerinde
mercan kayalarının labirentlerinde
uzak bir zamanın yankısı
kumsala vuruyor ağlamaklı
ve her şey yeşil ve denizin altında
ve kimse göstermedi bize bu karayı
ve kimse bilmiyordu nerede ya da nede olduğunu
fakat bir şey kıpır kıpırdı ve bir şey çabalıyor
ve başlıyordu ışığa doğru tırmanmaya
sokaktan gecen yabancılar
rastlantıya karşılaşır iki ayrı baş
ve ben senim ve gördüğüm şey ise ben
ve elinden tutuyorum seni
ve yol gösteriyorum karada
ve yardım ediyorsun bana daha iyi anlayabilmem için
ve kimse seslenmiyor bize ilerlememiz için
ve kimse kapatmaya zorlamıyor gözlerimizi
ve kimse konuşmuyor ve kimse çabalamıyor
ve kimse uçmuyor güneşin etrafında
her sabah açılan gözlerimin önüne geliyorsun capcanlı
cağırarak ve kıskırtarak beni kalkmaya
ve duvarımdakı pencereden
içeri akıyor güneş ışığının kanatlarında
sabahın bir milyon parlak elçisi
ve kimse ninniler söylemiyor bana
ve kimse yumdurmuyor gözlerini
ve ben de açıyorum pencereleri
ve sesleniyorum sana doğru gökyüzü boyunca…
anlıklar
Kasım 4th, 2010 § 1 Yorum
i
kimseleri istemiyorum
düşüncelerimde yola çıktığım vakit
gerçeğin beni bunalttığı günlerde
dilimden düşürmediğim bir şarkı gibi
sen ol sesimin konak yerlerinde
yeter…
ii
yüzün de olmasaydı
dünyayı yumuşatan o yaz bulutu gülüşün
günlerim neye benzerdi, ya ömrüm?
karanlık bir mahzende soluk bir resim
rutubet, toz ve küf kokuları içinde
eskir eskir eskirdi.
iii
insan kendini duymadığı bir günü
nereye kadar taşıyabilir
alın çizgisinin sıkıntı çukurunda
sesinde senin adın
ufkunda yüzün yoksa..
iv
bir salkım söğüde benzetiyorum seni
uzak, çok uzak kıyıları süsleyen
kendimi unutulmuş bir ırmağa
yalnızlığın ufuklarını bütünleyen
düşmüyor bür gün olsun
sularıma gölgen..
v
ılık bir esinti gibi incecik
süzülen bulutundan parmaklarının
öksüz bir boşluk kaldı avucumda
içinde ömrümün yaralı yılları
ve yeni yeni güzelleşmeye başlayan
ankara çırpınan..
vi
senin bana gelişin günler içinde
bir su serinliğidir olsa olsa
ince kırılışlarla güneşin altın kanatlarından
ağustos topraklarına dökülen
içtikçe susuzluğumu arttırır gülüşün.
vii
yanlış bir kapıyım ben
önünde yanılmış bir çocuğun durduğu
açılsam acılara değer kanatlarım
açılmasam
simsiyah bir mutsuzluktur duruşum
viii
sabah yüzündür, akşam yüzünü dönüşün
gece, bıraktığın boşluktur ardına
ve şiir
o ince hilaldir lacivert yalnızlıklarda
sarınıp süzgün ışığına
katlanmanın türküsünü söylediğin..
ix
“değişme” diyen sesin kaldı geride
terkedilmiş evlerde hayal gibi yankılanan
“sen böyle güzelsin…”
değişemezdim. değişmedim.
ömür sürüyor yine yırtarak yürek zarını
aykırı soruların o bildik seyrinde
küçücük bir incelikle ışıklanıp
düşerek gölgeler içinde
aldanışın içedönük o gücenik ülkesine.
x
seni koruyacağım sana bile sezdirmeden
gökyüzü gibi uzaktan ve beklentisiz
gereceğim yüreğimi üzerine.
- sevmek biraz da bu değil midir? -
ıslatmasa da sesini bir daha
bir isyan türküsü gibi sürdüreceğim yağmurunu
düşlere ömürler veren o duygu bulutunun…
şükrü erbaş
modern bir alışkanlıktır ölmek
Ekim 16th, 2010 § Yorum yapın
“ce sont les bateaux barbaros
ce sont les solies d’ottoman”
ertan kurtulan
ben sana düzenli olarak telefon ediyorum.
adlı bir cengaver olarak telefon ediyorum.
hakiki cinayetler işleniyor görüyorum.
isa görüyor, şeyhim görüyor, ben görüyorum.
ben sana düzenli olarak telefon ediyorum.
yüzyıl şilisinden bir dazz javulcusu inliyor tam arlarımda
hiç durmadan kentlimağlup kıyasıya mağrur ve mor
bir çocuğum şimdi pişman olmak için
birbiriylebağlantılıyüzbinlerceyılım vor.
seni sevmem
bu savaşı
kesintiye uğratmaz
ama ordan bakma!
bu, werther’in
leş kanını
gül kılar.
birleşmemiz radikal olacak ben kan vereceğim
otobüsler olacak, tirenler, bütün öldürülmüş cumhuriyet şehirleri
saçlarım uzun olacak, bıyıklar, gözlükler, gideceğim
çığlıklarla düzülmüştür aşk şiirleri.
gideceğim ensk ökümde devlet denen şirk,
beb gözüğümde kent gördükçe kırılan gıçlar,
ve bir dizeyi haklar gibi terli ellerim
bu çağın açısını dik tutacaklar.
bana bir öpücük verin yoksa galip döneceğim
ufka bir kesin ordum akıverecek
elimde çözülecek makina ve cinayet
marşlar yazıp halkımla söyleyeceğim yoksa.
inanmışım kaybetmek esrarıdır olmanın
çıldırmış bir vaşak gibi kaybediyorum.
ipimden kurtulmuşum kaybediyorum.
birleşmiyor ellerimiz haykırıyor trapez
tanklar tank olup geçiyor üstümüzden
helvetius haklı, devlet şaşkın, piyanist kara
memleket sana rağmen ket vururken yarama
şu çıplak çocuk şu tüyük bürk şairi ben
-ve emir “kun” diyor; doğuruluyorum-
“bu ülke”den daha bıçkın tamlama bilmiyorum.
bana bir öpücük verin yoksa şair öleceğim
ikdildar tohmekecek sözüme yoksa
ve bir dizenin tan yerini ağartamsıysa
ellerini tutarım ki kudurtucudur.
bunun için gözlerinin meryem hali sevgilim
gözlerinin meryem hali gerçek yurdumdur
ki zuhrettiğinde ilk formuyla isa yeniden
ağlıyorum, ağlıyorum, ağlıyorumdur.
ben bu çağdan bir kere de şerefimle geçeceğim
lazım gelen gülleri göğsüme gömmüşüm
birleşmemiz radikal olacak ben kan vereceğim
bunu daha çok küçükken bir filmde görmüştüm!
ah laikse aşkımız biter elbet bir kışbaharyaz günü
gözlerin uçurumlar kaydeder avuçlarıma
bir çınar gövdesini bir hamle daha yayar
üç içbükey komodin silah çeker vurulur
sen gidersin, denklem düşer, ben aşk olduğumu ağlarım
bir kelebek konduğu yerde bir mayın olduğunu anlar.
ben dünyaya karşı durmak ile meşhurum
olma. yokluğun bulunmama larcivert lavlar akıtır.
nasıl çekip gitmiş bir şaman
çekip gitmiş, bir şaman değilse en çok
benim gibi sonsuz bir at
hiç koşmuyorken de attır.
biliyorum lir sızmıyor şakaklarımdan
ve yüzümde şeyh çıldırtan yarıklar da yok
annem beni hep çok sevdi, kız gördüm mü ağlıyorum
modern bir alışkanlıktır ölmek, seni doğasıya seviyorum
ben sana düzenli olarak telefon ediyorum.
mıknatıssız bir pusula olarak
ah muhsin ünlü
usta beni öldürsen e / bilge karasu
Temmuz 22nd, 2010 § Yorum yapın
‘…Anlaşılan, çok yaşlanmış birtakım analar babalar, iblisleşivermiş oldukları için çocuklarına varasıya, insan yemeye kalkıyorlar, arada bir. Öyküsünü anlattığımız bu anaya gelince, çocukları, ölüsünü törenle kaldırdılar. Düşünülürse, pek korkunç bir işmiş bu. Öyle anlatıldığı rivayet olunur.’
KoncakuMonogatari şû (12. yüzyıldan kalma bir Japon öykü güldestesi), XXVII, 22. öykü:
‘Bir Avcılar Anası…’ Analarının ölüsü törenle kaldırabilmeleri için çocukların sağ kalması gerekir. Kalmadıkları da görülür ama.
İpten ipe, halkadan halkaya atarken kendilerini, cambazlar düşer ölür, ara ara. Yaşa bakmaz bu ölümler. Ancak, ‘yaşlanmış bir cambazın yüzünde, burnunun sağ kanadı dibinde, yalnız benim görebildiğim bir ben belirmeye başlarsa, öbürleri gibi, o da, ergeç ölecek demektir, biliyorum; artık ipten mi düşer, yolda mı çiğnenir, hastalanıp düştüğü döşeklerden mi kalkamaz, orasını kestiremiyorum işte,’ derse genç bir cambaz… Gergin bir ipin iki ucundan doğru gelerek birbirinize yaklaşacak, güreşir gibi yapacaksınız; sonra biriniz yenilir, düşer gibi olacak, biriniz de arkasından atılıp onu havada yakalayacak, kurtaracak, onunla birlikte bir başka ipe, bir başka halkaya sarılırken herkesin yüreğini ağzına getirecek, bunların karşılığında da ekmek parası kazanacaksınız. Karşınızdaki cambaz, çok sevdiğiniz biri; yıllar boyu birlikte çalıştığınız, seyreldiği görülmemiş acılarınızı, bizim yüzümüz hiç gülmez demeye kendinizi alıştırmış bile olsanız gelip sizi buluveren tek tük sevinçlerinizi paylaştığınız biri; öyle deyiverelim. İpin ortasına yaklaşıyorsunuz, karşılıklı. Ansızın burnunun sağ kanadının dibinde… O zaman, genç bir cambaz olarak, ne yapmanız gerekebileceği konusunda kapıldığınız düşünceler… Baştan alalım. Karşısındaki ustasıydı.
Usta bir yerde yaşamanın yolunu da bulmakta ustalaşmış değil midir ki? Karşısındaki, kendisini çocuk yaşında yanına almış, yetiştirmiş, sanatı öğretip onu bugüne getirmiş, genç cambazların en ünlülerinden biri yapmış olan ustasıydı. Nicedir aralarındaki ilişki ustaçırak ilişkisi olmaktan çıkmıştı. Genci yaşlısının oğlu diye görüyordu kendini; usta da ona oğlu diye bakıyor, başkalarına ‘oğlum’ diyerek gösteriyor, tanıtıyordu. Herhangi bir ustanın herhangi bir yetiştirmesine ‘oğlum’ diye seslenmesine benzememesi için, kendisine bir şey söyleyeceği zaman ona ‘oğlum’ dememeye, adını bile söylememeye dikkat ediyordu. Konuşmaları bir seslenmeyle başlamazdı zaten. Hani kendilerini unutup birbirlerinin dikkatini çekmek üzere bir ses çıkaracak olsalar gırtlaklarından, ikisi de utanır, tıksırıp gırtlak temizleyerek o sesi, yayıldığı havanın içinden silip yok etmeye çabalarlardı. Söze, yarısından girişirler, bir gün, bir hafta önce kestikleri yerden bağlarlardı konuşmalarını; ya da başını anlatmışçasına sonunu getirirlerdi. Bir anlık dalgınlık, sözün nereden gelip nereye dayanacağını hemen kestiremediklerini gösterecek en ufak bir im, bir kaşın kalkması, bir gözün kısılması, bir dudağın büzülmesi, en az, seslenmek ölçüsünde ayıptı onların gözünde. Bu yüzden, arkadaşları, yoldaşları, çoğu zaman, konuşmalarını izlemekte güçlük çeker, tuhaf tuhaf bakarlardı onlara. Bu alışkı içlerinde öylesine yer etmişti ki, cambazların, dünyada böyle konuşmalarını yadırgayabilecek kimselerin bulunabileceğini düşünemiyorlardı bile. Herkesle böyle konuşmaya kalkarlar, utanç duymadan kalkan kaşların, kısılan gözlerin, büzülen dudakların karşısında neden sonra, uyanır gibi, uyanır ama aymaz gibi, bocalaya bocalaya, handiyse terler dökerek, konuşmalarını anlaşılır kılmaya çabalarlardı.
Genci yaşlısının oğlu diye görürdü kendini; görürdü ya, ustasına babası diye değil de anası diye bakardı. Onu doğuran, emzirip büyüten, ona yaşamasını öğreten anasıyla bir tutardı ustasını. Önceleri böyle bir şey duyduğunun farkına ilk vardığı sıralarda, bu duygunun ayrıksılığından ürkmüş, sıkılmış, öylesine olmayacak bir şeyi ustasına bile söyleyemeyeceğini, açamayacağını düşünmüştü. Sonra sonra, her düşüncesini bilen ustasına, ayrıksı da olsa bir duygusunu açamamasını daha da tuhaf bulmaya başlamış, bir gece, gösteriden sonra, karanlıkta yatarlarken, söyleyivermişti içindekini ona. Karşı köşedeki yataktan önce kesik kesik gülme sesleri gelmişti. Böyle bir şeyi, ustasına da olsa, anlatmakla ne yanlış bir iş ettiğini anlayarak başına yıkılan dünyanın altında kalmaya hazırlanırken, gülmesi düzgünleşmişti ustasının. Kahkahaları gün ağarmaya yüz tutarken ancak dinebilmişti; o zaman da, “Yahu sen ne şair adammışsın,” demiş, ardından da horuldamaya başlamıştı. Düşünce aykırısıydı, güldürmüştü ustasını; ama yine de hoşuna gitmişti, öyle anlaşılıyordu. Başına yıkılır gibi olan dünya toparlanıp yeniden düzene girmişti. Bir daha da sözü eflilmemişti bu duygunun. Birliklerinin, birlikteliklerinin bir öğesi olmuştu.
Ne var ki, aylarca sonra, altlarında sallanan halkaya doğru, yanlış attığı bir adım yüzünden düşermiş gibi kendini bırakırken, onu havada yakalayıp “kurtaran” ustasının elleri ona bir şeyler anımsatmıştı. Gösteriden sonra, patrondan paralarını alırken, herkese iyi geceler dilerken, giyinirken, ustasının yanında evlerine giderken, o anımsadığı belirsiz şeyin ne olduğunu, ne idiğini çıkarmaya çalıştı durdu. Olmadı. Ertesi gece yine halkaya doğru “düşeceği” anda kafası karıştı. Bildi. Ustasında bulduğu analık öyle şairlik ürünü, edebiyat ürünü falan değildi. Amcasının odasından gelen hırıltıya kulak veriyordu kapalı kapının önünde. Sokmuyorlardı onu o odaya kaç gündür. Sokmadıkları için de mutfakla ayak yoluna, kapılarından içeri itilmedikçe, girmekten hoşlanmadığı için de sokak kapısının eşiğinde oturup akşamı etmiştik kaç gündüz sessiz sessiz. Şimdi kapının önündeydi; hırıltıları dinliyor, kapıyı yavaş yavaş itiyordu. Kimse yoktu ortalıkta. Yani anası yoktu. Babaannesi. Halka yaklaşırken, kemerine yapışması gereken ustasının elleri, onu ancak bileklerinden yakalayabildiydi. Anasının elleriydi bunlar, düpedüz. Ustası onu o gece, odalarına girip soyunduktan sonra, paylamaya başladı. Çocukluğundan, ilk çıraklığından bu yana hiç paylamamıştı onu böylesine. Susmuş, dinlemişti. Oysa, saatlerce sürmüş gibi uzayıp giden bu paylamadan sonra ustası, “Şimdi söyle, niye öyle oldu, nasıl dalabildin böyle?” deyince, dinlemediğini, dinler görünürken dinlediğini sanırken kafasının hâlâ. Tutup anlatmıştı ustasına. Her şeyi o anda yaşar, görür gibi. Ustasının zaten bildiklerinden başlayarak: Babası ölmüştü, babaannesi bunamıştı, amcası evin parasını getiriyor, anası da evle birlikte hepsine bakıyordu. O sıralarda, iki yaşını dolduralı ancak iki üç ay geçmiş olsa gerekti, annesi sonraları öyle demişti çünkü. Zaten kendi de, kendini aynada görür gibiydi bunları anımsarken, sırtında kırmızı yeşil çiçekli basmadan bir entari vardı daha. Babaannesi gün boyu kalkmazdı oturduğu alçak, yanları gibi önü de destekli acayip koltuktan. Koltuğun altında, koku keskinleşince, annesinin gelip döktüğü, kendininkine benzemeyen, daha büyük, daha yuvarlak, daha kırmızı bir oturak vardı. Havalar iyice ısındığı için kendi eşikte oturuyordu kaç gündür, sabahtan akşama dek; babaannesini de koltuğuyla birlikte kapının önüne çekmişti anası o sabah. Babaannesi hep uyuklardı. Anası yoktu ortalıkta. Hızlı hızlı çıkıp gitmişti, şimdi geleceğim, diyerek. Kendi, yuvarlak, apak, parlak tokmağı çevirip kapıyı açabilmek şöyle dursun, o tokmağa erişemezdi bile; ama kapıya dayandıkça aralandığını anlamış, sonunda, artan hırıltılar içinde perdeler sımsıkı kapalı olsa gerekti, alacakaranlıktı içersi, şimdi gibi gözlerinin önüne geliyordu sırtüstü yatan amcasına yaklaşmış, bakmıştı. Amcası onu görür gibi mi olmuştu, ağzı gülümsemek ister gibi gerilmiş miydi, yoksa bir şeyler söyler gibi olması ciğerlerinin son debelenişi miydi? Bu yaşında da bilmiyordu. Ansızın bir el bileklerinden, bir el entarisinden yakalayıp sessizce dışarı çıkarmıştı onu, anasının elleriydi bunlar. Öbür adamsa anasıyla gelmiş olacaktı eve odadan çıktığı zaman başını sallamıştı. Anası da sesini çıkarmadan ayakyolunun eşiğine çökmüş, başını iki elinin arasına almıştı. Korkmuştu, sesini çıkarmıyordu o, sonra elini uzatmış, anasının dizine dokunmuştu. Anasının eli şakağından inip elini örtünce korkusu gitmişti. Amcasının yüzünde, burnunun şimdi görür gibi de ondan biliyor sağını solunu sağ kanadının dibinde, o güne dek hiç görmemiş olduğu kocaman lekeyi, beni düşünmeye başlamıştı. O gece bunları dinledikten sonra ustası onu yine paylamıştı. Ama kısa sürmüştü bu kez. Üstelik kendi de dikkatle dinlemişti ustasını. Böyle şeyler aklıma gelemez, diyordu ustası; çalışırken böyle şeyler aklına gelmemeliydi. Onu ölümden kurtaracak eller, belini, bileğini bulmayabilirdi günün birinde.
Ustası böyle istediğine göre, özlük anıları, geçmişi, olmayacaktı bundan böyle; yalnız işini düşünecek, ustasına verecekti kafasını. Gönlünden, usundan silmeliydi anılarını, anasının, babaannesinin ölümlerinin anısını; silmişti de.
Silmişti de, bir tek anı dayanıp duruyordu bütün bu silme çabalarına karşın, direniyordu. Sonraları, anasının, babaannesinin burunlarının sağ kanadı dibinde gördüğü benleri unutamıyordu. Öylesine bildiği, ezbere çizebileceğini sandığı o yüzlerde birkaç gün içinde gitgide belliieşen, her görüşünde “nasıl dikkat etmemişim” diye kendisini uzun uzun düşündüren, üzen, öldükleri gün neredeyse zeytin iriliğini bulan…
Anlamıştı. Ailesinin özelliklerinden biri olsa gerekti bu benler. Gerçekten de, daha önceleri, yoktu o nesneler o yüzlerde. Ancak öleceklerine yakın beliriyor, büyüyor, öldükleri gün o iriliğe…
Pek gençti daha. Öyle enikonu ölçülüp tartılmadan, taştan taşa vurulmadan edinilen bilgilerle yetinilmemesi gerektiğini öğrenmemişti. Bir gün, ustasının, yanına yeni aldığı bir çırağı ipin ortasından çalıştırırken…
Bir yaz günüydü. Çadırın tepesine yakın bir yerde çalışmanın ne korkunç bir iş olabileceğini ancak cambazlar bilir. Ustası aşağıdan bakıyor, yönetiyordu onları. Yeni yetiştirmesinin bir hafta sonra ipe çıkıp seyirci önünde oynamasını istiyordu. Oğlan sıkı çalışmak zorundaydı. Bu sıcakta ustalarını oralara çıkaramayacaklarına, kendisi de kalfalığa yükseldiğine göre, yeni çırağı sıkı çalıştırmak da kendisine düşerdi.
İpin ortasında durmuşlardı karşılıklı. Şimdi dikkat et, demişti karşısında duran yeni oğlana, terini de bir iyice sil, kaza çıkmasın… Oğlan silinmiş, tamam, demişti gözünün içine bakıp. O an görmüştü burnunun sağ kanadı dibindeki beni. Çalışmışlar, inmişlerdi ipten. Yıkandıkları sırada takılmıştı oğlana, pek yakışıyor sana bu ben, diye. Oğlan önce garip garip bakmıştı. Ne beni, demişti sonra. Aynaya bakmış görememişti. Kalfasının bu şakasına akıl erdiremediğini söylemişti, biraz bozuk bir sesle. Kimbilir neler geçmiş olacaktı içinden oğlanın. Kirdi herhalde, kusura bakma, ben gibi görmüş olacağım, demişti o da. Ama ertesi gün çalışırken beni yerinde görmüştü yine. Daha da belliydi üstelik. Oğlan üç gün sonra orta ipte kendi kendine çalışırken düşüp ölmüştü. Koşup yetiştiğinde, benin yerinde durduğunu görmüştü, zeytin iriliğinde…
Ailesinin değil, kendi özelliğiydi demek. Başkasının görmediği benleri görüyor. Öleceklerini biliyordu o insanların. Sonradan kaç kez, bu özelliğinin tutarlığını gerçeklemek olanağını bulmuştu. Korkuyla bakıyordu artık insanların yüzüne. Sonraları, uzun bir süre kimselerde ben görmez oldu. Kimse de ölmedi çevresinde. İçi biraz rahatladı. Söğütler o sıraya rastlıyor.
Bir bahar gecesi evlerine dönüyorlardı ustasıyla. Yalnızdılar artık. Ustayla oğlu. Yetiştirmeye kalktığı üçüncü çırak da ölünce hepsinde beni görmüştü o, ama hepsi ipten düşerek ölmemişti ustanın yanına çırak girmek isteyen çıkmaz olmuştu. Ustanın suçu yok, diyenler vardı; oğlanda kardeş kovan damarı olsa gerek… Diyenler de gelip bakıyor, iki kaşının arasını dikkatle gözden geçiriyor, orada görmeyi bekledikleri damarı kimi görüyor, kimi görmüyordu. Kardeşkovan damarını, bir sabah, ustası da aramıştı yüzünde. Görememişti. Öyle demişti hiç değilse. Ama bu arada, sabah ışığının yumuşak parlaklığında, kendi bir şey görmüştü ustasının iki kaşı arasında. Kardeşkovan damarının mor çatalı yerine, oğultutmaz damarının yeşilimsi kamasını. Bunu ustasına söylemedi, söylemeyecekti. Ustasına söyleyemeyeceği şey zaten içinde, usunda kalamazdı. Kalmadı da. Unuttu gitti bunları. İkisi de bu duruma üzülüyordu ya, yaşayışlarını başkalarıyla paylaşmak zorunda kalmaya artık iyice alışmışlardı anlaşılan. O bahar gecesi evlerine dönerlerken, önünden geçtikleri bir bahçenin bütün söğütlerinin budanmış, daha o sabah, incecik, körpecik yaprakçıklarla buğulu gibi duruşuna bakarak sevindikleri dalların kaldırıma atılıp yığılmış olduğunu görmüşlerdi. Ustası bunları çiğnememek için yola inmişti; ama kendisi, saygıyla, sevgiyle, ağır ağır, cambaz ayaklarının bütün yeniliğiyle bu dal yığınlarına basarak yürümüştü. Yine taşlara bastığı zaman durmuş, havayı uzun uzun koklamış, ustasına o anda bir su kıyısında, yeşilliğin, çimenlerin, otların içinde olmayı nasıl özlediğini anlatmaya çalışmıştı. O zaman yine azar işitmişti. Cambaz dediğin, insanların topluca yaşadıkları yerlerde çalışıp para kazanırdı. İnsanların topluca yaşadığı yerler ise, genellikle öyle söğütlük, otluk su kıyıları olmazdı. Olursa ne iyiydi, ancak böyle yerlerin özlemini içinde taşımak bile suçtu kendini bilen cambaz için, hele kendisi gibi, çoğu vaktini büyük bir şehirde geçiren cambaz için. Cambaz ipini düşünmeliydi; özlemdi, düştü, silmeliydi gönlünden. Değil mi ki, ustası öyle diyordu, öyle yapmalıydı, öyle yapacaktı. Yapmıştı da. Anılardan sonra, düşleri, özlemleri de silip atmıştı içinden. Ustasıydı önemli olan, öyle öğretilmişti kendisine; işinin önemi öğretile öğretile büyütülmüştü. Ustası öğretmişti bunu. Onu o eden işiydi, işi olmalıydı. İşine duyduğu bu bağlılığı ustasına borçluydu. Her şeyi ondan öğrenmemiş miydi? Ona analık eden ustası değil miydi? Ama her şeyi ondan mı öğrenmişti?.. Kendi, kendi benliğini ne ölçüde oluşturmuş olabilirdi? Olabilir miydi, ayrıca? Ustası neler katmıştı kendisine, kendi neler katmıştı? Katmak ne demek oluyordu gerçekte? Önceden hiçbir şey getirmemiş miydi ustasının karşısına çıkarken? Her şeyini ustası mı biçimlemişti? O halde herkes, ustasının kendini biçimleyişini hayır, kendi biçimlenişini çırağına aktarmasıyla mı biçimlenirdi. Kafası karışmıştı. Bu soruları sormaya kalksa ustasına, ne karşılık alacağını biliyor gibiydi. Senin aklın ermez demeyecekti. Kendi kendine, şu anda, benim aklım bunlara şimdilik ermiyor ya bir gün gelecek erecek mi, diyordu. Ama ustası öyle demeyecekti. Ona, düşünme, diyecekti, o kadar. Ben öldükten sonra, sen de yanına bir çırak alıp yetiştirmeye başladığın zaman bunları düşünmeye başlar, hem kendini anlarsın, hem beni, diyecekti. Duymuş gibiydi, şimdiden, bu sözleri şimdiden işitmiş gibiydi. Demek ustasına erişen, onun ötesine bile taşan bir yanı vardı kendinin de. Bunları düşünebiliyordu… Ama kafasını daha çok yormadı bu konuda. Cambazlık, insanın ölmek istemiyorsa bütünüyle kendini ipe, halkaya, ustaya, adıma, ele, göze vermesini gerektiren bir işti. Günün birinde, işi cambazlık değil de düşünmek olan birine rastlarsa, ona soracaktı bu soruları. Hoş, o adam da cambazların soracağı sorular üzerine düşünmüş olur muydu, ayrı konu… Aşağılarda, seyircilerin, oturdukları yerde dalga dalga ırganarak kendisini izlediklerinin bilincinde, ipin ortasında sıçrayıp takla atarken, birkaç kez, usunun başka yerlerde gezindiğini, ip ten başka sorunlarla uğraştığını farketmişti ansızın. Böyle şey olmazdı. Ustasının ruhu bile duymamalıydı öyle bir şey yaptığını. Kendini zorladı, kafasını bir güzel temizledi. Düşünmez oldu artık iş başında. Ancak, bir kentten bir kente giderlerken, uzun yollar boyunca, uyur gibi yapıyor, ustasını bile kandırıyor, kendini koyveriyordu soru söğütlüklerinin, soruların yaş otluklarının arasına. Her gösteriden önce mahallede kapı altlarından attıkları, kahvelere, kıraathanelere bıraktıkları, sokaklarda dağıttıkları elilanlarının birer örneğini, her gece eve döndükten sonra özenle özel sandığına yerleştiren ustası, bir gece, artık yetiştin, usta cambaz oldun, bu işi sana bırakıyorum, dediğinde, bu sözlerin gönül okşayıcılığını bir yana iterek, bunlar da anı değil mi sanki usta, diye soracak olmuştu da, ustası kükremiş, yetişmemişsin daha, diyerek onu bir sıkı paylamıştı. Bunlar anı değil, ipimizden artakalacak tek im; yaşayışımız, yaşadığımız, yaşantılarımız düpedüz, demişti. Her günle, her gösteriyle sırtımıza biraz daha binen ölümün yükü, bu sandığı artık kaldırıp taşıyamadığımız gün, tamam olacak, bizi çökertecektir, bunu iyi bil; bunlarda sen varsın, ben varım; yaşadığımızı gösterecek, başkasına olsun, bize olsun, gösterecek bir şey var mı elimizde, bu kâğıt yığınından başka? Ama işte o gece, böyle paylandıktan sonra, aymıştı. Kâğıtlardan ötürü değil de, ustasının öfkesinden ötürü. Nasıl da sezememişti o güne dek? Ustalıkçıraklık ilişkilerinin doğal görünen öfkelerinin dışında kalıyordu bu değişik kükreyişler, bu kendisini kendisinden de çok sanki gençliğini sözlerle ezmeye kalkmalar. Ne zamandır dikkatini çekmiş olmalıydı bu parlamalardaki değişik özellik. Ustam yaşlanmış. Her geçen günle biraz daha büyüyüp ustalaştığımı düşünmekten, başkalarının da büyüyeceğini, yaşlanacağını düşünmeye vakit mi bulamadım, ne? Yanında yasaya yasaya yüzüne bakmamaya mı alışmışım, ne? diyor, körlüğüne kızıyordu. Gerçi insan, sevdiğinin büyüdüğünü ister de yaşlandığını, ölüme yaklaştığını istemez. Bu sersemliğin farkına vardığıma göre ben de yaşlanmışım demek. O ise artık, kimbilir?.. diyor, arkasını getirmeye yanaşmıyordu bu düşüncenin. Ya da getiremiyordu. Ustası yaşlanmıştı. Daha önceleri, ustasının paylamalarını yalnız kendine yönelmiş sanırken şimdi anlıyordu ki bu öfkelenme, çok eski, çocukluğundaki, yeniyetmeliğindeki paylamalar arasında. Nasıl da uyumuştu böyle? Ustasının bir şeyi yanlış yapabileceğini, yanlış bir şey söyleyebileceğini düşünemediği sürece. Oysa bu son zamanlar, yanılmış olabileceğini bile değil de, hani, belirli bir şeye, bir şeyciğe, dikkat etmemiş olabileceğini anıştıracak bir şey ağzından çıkmaya görsündü! Parlayıveriyordu ustası. Bir zamanlar usundan bile geçirmediğini şimdi geçirmekle kalmayıp sezdirecek şeyler söylemeye kalkıyordu işte, ustası kızmaz mıydı buna? Günler geçtikçe, dikkatini buna vermeye başladığı için olacak, bu düşüncesinde yanılmadığını anlamıyor, sezdiği pekişiyor, bilgiye dönüşüyordu. Ama artık bu konuda da ustalaştığı için iş başında böyle düşüncelerin kafasına yaklaşmasına bile meydan bırakmıyordu. Bütün bir ömür boyunca, taşlarını teker teker taşıyıp çatıp kurduğu bir yapının sonuna gelen bir yapı ustası, ördüğü duvarların bir yerinde bir çatlak, bir eksiklik, bir yanılgı bulunacak, bulunup kendisine gösterilecek olsa, nasıl kızarsa… Ama kendini beğenmeye başlamıştı da ondan mı ustasının kusurlarını görüyordu? Yoksa yanılgıların gölgesi, düşüncesi, düşü bile ustasını gitgide daha çok mu tedirgin ediyordu? Herkes gibi bir adam değil miydi ustası da? Herkesinki gibi olmayacak mıydı yaşlılığı, kocamışlığı? Çevresinde gördüğü insanlardan ustasının tek ayrımı, “usta” olması değil miydi? Bu ustalık onu başkalarına benzediği halde başkalarından üstün kılan, koruyan tek şey değil miydi? Kestiremiyordu ya, bunu kesinlikle bilmenin, öğrenmenin de bir yararı olamayacağını anlıyordu. Ustası eskiden de, sevgili çırağında, sevgili kalfasında gördüğü kusurları başkalarının yanında söyler, onu utandırırdı. O ise günün birinde, başkalarının yanında, el ilanlarıyla dolu sandığın sözünü etmişti de, gecesi bir güzel papara yemişti ustasından. Bütün bunlar, kafasını gitgide kurcalıyor, karıştırıyordu. Ustasının, anlatılmasından hoşlanmadığı şeyleri, kimse bilmemeliydi, ama ustası, kalfasının anlatılmasından hoşlanıp hoşlanmayacağını düşünmeden birtakım şeyleri başkasına keyifle anlatıyordu artık. Onu kızdırmak için yapmıyordu bunu, domuzluğundan yapmıyordu; belliydi bu. Anlattıklarında herhangi bir kötülük olabileceğini, sevgili kalfasını tedirgin edebileceğini usu almıyordu. O kadar. Yanlış bir iş yapabileceğini kafası almıyordu ki. Sonunda karar verdi. Ustasına, ne yaparsa yapsın, kızmayacak, adamın yaşlandığını aklından çıkarmayacak, onu üzmemek için de, yanıldığını görse bile susacaktı. İki gün önce, damdan düşercesine, “Yaşamama yardım edilmesi gerekecek günün gelmesinden korkarım,” demişti, sabah çaylarını içerlerken. “Senin yaşamama yardım etmen gerekecek günün gelmesinden… Yardımsız kalmalıyım ki köpekler gibi öleyim, diyorum arada bir. Diyorum ya, yük olmanın acısı, yapayalnız yaşamaktan kötü mü değil mi, bilemiyorum…” Bu sözler beyninde uğulduyordu hâlâ. Kararında bu sözlerin de payı vardı elbet. Ama karara vardığı gece içi rahatladı, deliksiz bir uyku uyudu, nice zamandır uyuyamadığı. Ertesi sabah yine karşılıklı oturmuş sabah çaylarını içerlerken ustanın burnunun sağ kanadı dibinde bir leke çarptı gözüne. Elini uzatıp silecekken kendini tuttu. Ustası o ben işini bilirdi. Usuna kötü bir şey gelirdi. Düşünmekten bile sakındı. O gün büyük bir ölünün yası tutuluyordu. Akşama gösteri yoktu. Başını alıp çıktı kentin dışına. Eliyle koymuş gibi, bir derecik bozuntusu, bir söğütlük taslağı buldu. Yattı, gözünü göğe dikti, daldı… Ustasının öleceği korkusu sardı yüreğini. Tut ki yanıldıydı, ustası bugünlerde ölmeyecekti. Ama bu düşünce ilk olarak gelip yüreğine korku salmıyor muydu? Ölümünü düşünebiliyordu demek. Artık düşünebiliyordu. Sevinebilirdi de bir yerde. Usta olup çıraklar alacaktı yanına, artık adam yetiştirecekti, artık düşünebilecek, yıllardır yığdığı sorulara teker teker karşılıklar arayacak, arayabilecekti. Karşılıklar bulmaya çalışacaktı. Ama kendi de… Ölen çırakları anımsadı. Ustasının kendisine böyle bağlanmasının bir nedeni de bu olamaz mıydı? Senden önce üç çırak aldım yanıma, demişti bir gün, üçü de kazaya uğradı, seni aldıktan sonra kimseyi istemedim, yalnız seninle uğraşmalıydım, sen artık iyice yetiştin diye alıyorum bu çocuğu… (İpin ortasında durup çalıştırırken burnunun sağ kanadı dibinde bir leke gördüğü çocuktu, ustanın bu dediği. Gnu aralarına aldıkları günün akşamıydı. Çocuğu yatırdıktan sonra anlatmıştı bunları kapının önünde. Yaz gecesinin o gürül gürül sıcağı içinde.) O oğlanın ardından iki çırak daha ölmüştü. Çocuğunu doğurup yitiren analara benzemiyor muydu ustası? Doğurup yitiren ya da düşüren?.. Kendi, kalfalığa erişmişti. Ustalığa yaklaşıyordu. Kendi de ölecek olsa… Ustası kurur gider, kahrından ölürdü, ustalığın eşiğindeki gençliğinde ölüp yiten kalfasından ötürü. Kimseyi yetiştirememiş olurdu o zaman… başka ustalar da vardı böyle, cambazlar arasında uğursuz sayılan. Çırakları ölen, kalfaları ölen. Hep gençliklerinde ölen… Kendi ustası da böyleydi, besbelli. Kimsecikler gelip böyle bir şeyi ona ya da onun yanında, söylemeye kalkışmazdı elbet. Ama söylenmeyen şeyler yok mu sayılır? Sanat, cambazlık sanatı, bu gibi ustalar da durup donuyordu anlaşılan. Çocuğu olmadan ölecek insanlar gibi. Bunların çoğu, sivriliyordu gerçi ustalar arasında, büyüklüğe yaklaşanı da az değildi. Ama kuruyan dallar, kısır kadınlar değiller miydi gerçekte? Hepsi, ustanın birinden yetişmişti. Ancak bunlardan kimse yetişmeyecekti. Bunların soyu kurumuyordu gerçekte. Kuruyan bunlardan doğacak olanlar soyuydu. Ama kendisi vardı işte. Cebinden aynasını çıkarıp baktı burnunun sağ kanadına. Değil ben, toz tozan bile yoktu. Yaşayacaktı demek, ustası da birini yetiştirebilmiş olacak, uğursuz soyun torunlarından sayılmaktan kurtulacaktı. Ustasının, bundan kurtulması için, ölmesi gerekmesi; çırağının, kalfasının ölümünden sonra ustalığa yükselecek kalfasının yaşaması gerekmesi, bir bakıma… Düşüncelerinin bu yola girmesinden hoşlanmadı. Gülünçle acıklının, gülünçlüğüyle ağlanan böyle birbirlerine girmesi kafasını büsbütün karıştırıyordu. Uyudu, uyandı. Güneş batıya doğru kayıyordu. Kafese dönmenin vakti yaklaşıyor, dedi ansızın, yüksek sesle. Şaşırdı. Bu da nereden çıkmıştı? Ne zamandan beri. O sabah ustası elinden çayı bırakmış, kalkıp aynaya bakmıştı. Burnunun sağ kanadı dibindeki lekeyi o da görür müydü, diye yüreğini buran bir el dolaştı içinde; sonra da, usta da olsa beni görmesi güç, belki de olanaksız, dediydi içinden. Benleri gören kendisiydi. Ustasının böyle bir şey gördüğünü hiç işitmemisti, hiç konuşmamalardı. Zaten ustası burnundan çok gözlerine, kaşlarına bakmıştı galiba. Dönüp, “Bugün çalışmıyoruz, ipe çıkman da gereksiz, benim gibi moruğun yanında durup ne yapacaksın,” demişti. “Biz nasıl olsa gidiciyiz.” Ya beni görmüştü ama olacak şey değildi ya da salt rastlantıydı bu sözlerin söylenmesi. Boğazı düğümlenmişti. Neden sonra, “Böyle konuşma,” diyebilmişti. “Ne söyleyeceğimi öğretmedin ki, bilmiyorum ne diyeceğimi böyle sözler karşısında.” Gülmüştü ustası. “Haydi git gez,” demişti. Kafes… Vardı. Kendi sözlerinden de ustasının sözlerinden de ortaya çıkıyordu bu. Kafesten kaçılırdı. Kaçmaksa… Büyük bir cambaz olmak istemiyor muydu? Usta olmak için çalışmamış mıydı bunca yıl? İşini, sanatını, cambazlığını deliler gibi sev. Deliler gibi sevmek dediği şey, bile usuna gelmiş değildi o güne dek. İnsan havayı sever mi? Havayı içine çeker, yaşar. O kadar. Bu da bir sözdü, bir kalıptı; işitip durduğu, günün birinde kullanıverdiği. İşini delilerden de beter seviyordu. Onsuz hiçbir şey olmazdı. Ama ustasını da seviyordu. Ondan da hiç ayrılamazdı. Yine de, bütün bu tutkular, bu duygular, kimin elinden çıkmıştı, ustasının elinden değilse? İster tutku, ister sevgi. Kafese dönecekti. Akşam ustasına baktı, burnunun dibindeki o leke biraz büyümüş gibi geldi. İçine kaygılar doldu. Suyun kıyısında düşündüklerini, örttü kapattı bu kaygılar. Üçüncü gününde kuşkusu kalmamıştı. Ustası ölecekti. Ben büyüyordu. Aklı başından gitti. Ne yapacağını bilemiyordu; bakmaktan, benin büyüdüğünü görmekten öte bir şey gelmiyordu elinden. Ne zamandır bıraktıkları o pek tehlikeli yalancıktan güreşme numarasına dönmüşlerdi birkaç gündür. İpin ortasında güreşirken, ustasının ölümüne yol açacak, ustasının ölümü kendi elinden olacak diye yüreği ağzına geliyor, bu şaşkınlıkla bir kaza yaparım diye büsbütün gönlü kararıyordu. Bu ölümün başka ölümlere benzemeyeceğini biliyordu, ansızın korkunç bir yalnızlık içinde kalacağını biliyordu; bunları kurdukça da başını duvarlara vurası geliyordu. Böylesinin daha iyi olabileceğini düşün düşünebilecek düşünmekten korkmayacak birtakım kimseler vardır diye belli belirsiz bir şeyler seziyor da olsa… Büyüyen bene baktıkça çıldırıyordu ya, içini dökebileceği tek insana hiçbir şey sezdirmemenin gerekliği onu eziyordu. Benin zeytin iriliğini bulduğu akşam, ipin ortasında kendini kasarak, ustasının yaklaşmasına bakıyordu. Geldi. Tutuştular. Ustasındaydı yanlış adımı atma sırası o gece. Yay gibi gerilmişti. Ustasının arkasından uçup onu yakalamak için. En ufak fiskenin bile yıllarca kurup durduğu duvarı yıkabileceği korkularıyla parlayıp öfkelenen ustasını bir daha öfkelendirmek istemediği için, bu yanlış adımı atmakta geciktiğini söylemeyecekti oyundan sonra, bu gecikmenin farkına vardığını bile sezdirmeyecekti; hele yarın sabah olsun, bir şeyler uydururum, hastalanırım, ne bileyim, bir şeyler bulurum, ipe çıkmayalım derim ya da bu sıcak havada sen çıkma, ben elimden geldiğince, tek başıma seyircileri oyalayayım derim, diye gönlünden fırtına gibi bir şeyler geçiriyor, hiçbiriyle ustasını kandıramayacağını seziyor, titizleniyordu; ama sezdirmeyecekti, sezdirmemeliydi, yumuşacık tutuyordu şimdi gövdesini, ustasının her devimine göre ayarlayacaktı kendisini; ilk olarak, kimsecikler farkına varmasa bilme, artık pek usta bir cambaz olduğunu önce kendi kendine, sonra da ustasına gösterecekti. Ustası ustaysa, ustasıysa, bunun yine de farkına varmalıydı, varmak zorundaydı, kendisini alnından öpüp artık ustasın diyebilmek zorundaydı. Gösterecekti kendini bu gece. Ustası belki de onu sınıyordu, kalfasının içindeki korkudan habersiz, onun da bu sınanmadan habersiz olduğunu düşünerek. Yitirdiği bunca çıraktan sonra, bunun ustalığa erişmesinin kıvancını duymak için; ölmeden, yenilmeden, bugüne eriştiğini görerek kıvanmak için. Ama böyle şeyler düşünmek bile ustalığı daha hak etmediğini düşündürmez miydi? Ustası karşısında yitip gitmek üzereyken… Bekliyordu. Ustanın son adımı atmasını bekliyordu hâlâ. Ustası, orta ipin altındaki halkaya tutunmuştu bile. Ama seyircilerin çepeçevre sardığı, ince kum döşeli oyun alanı kendisine hızla yaklaşırken, bağırtıların, çığlıkların içinde seçemedi ustasının, “Vah şaşkın oğlum,” diyen sesini.
İşitemedi.
green grass /// cibelle (tom waits)
Mayıs 28th, 2010 § Yorum yapın
lay your head where
my heart used to be
hold the earth above me
lay down in the green grass
remember when you loved me
come closer don’t be shy
stand beneath a rainy sky
the moon is over the rise
think of me as the train goes by
clear the thistles and brambles
whistle didn’t he ramble
now there’s a bubble of me
and it’s floating in thee
stand in the shade of me
things are now made of me
the weather vane will say
it smells like rain today
god took the stars and he
tossed ‘em can’t tell
the birds from the blossoms
you’ll never be free of me
he’ll make a tree from me
don’t say goodbye to me
dscribe the sky to me
and if the sky falls mark
my words – we’ll catch mucking birds
lay your head where
my heart used to be
hold the earth above me
lay down in the green grass
remember when you loved me
* * *
yeşil çayır
yasla başını toprağa, bir zamanlar kalbimin çarptığı noktaya
bir avuç toprak al üzerimden
uzan şu yeşil çayıra
beni hâlâ sevdiğin günleri hatırla
yaklaş, çekinme
yağmurlar yağsın başından aşağı
beni düşün ayışığında yağmur çiselerken,
ve uzaklardan bir tren geçerken
temizle üzerimde biriken çalı çırpıyı
ve mırıldan şarkımızı
bir hava kabarcığıyım şimdi ben
senin içinde süzülen
gölgemde dur dinlen
bak her şeyde ben varım şimdi
bitecek rüzgar güllerinin hüznü
müjdelerken yağmur kokulu bir günü
tanrı savurduğunda yıldızları dört bir yana
hangisi kuş hangisi çiçek ne fark eder
benden azade bir hayat yok sana
ola ki, bir ağaç gibi çıkacağım karşına
hayır, veda etme bana
gökyüzü nasıl onu söyle sadece
çünkü bil ki gökkubbe çökerken üstümüze
ardıç kuşlarını kovalayacağız biz seninle
* * *
türkçe sözler için kaynak: ekşi sözlük
çeviri: alper canıgüz
http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?id=18774772
how does it make you feel /// air
Mayıs 11th, 2010 § Yorum yapın
I am feeling very warm right now
Please don’t disappear
I am spacing out with you
You are the most beautiful entity that I’ve ever dreamed of
At night I will protect you in your dreams
I will be your angel
You worry so much about not having enough time together
It makes no difference to me
I would be happy with just one minute in your arms
Let’s have an extended play together
You’re telling me that we live to far to love each other
But your love can stretch further than you and I can see
So how does it make you feel?
How does it make you feel?
How does it make you feel?
How does it make you feel?
How does it make you feel?
Do you know when you look at me
It is a salvation
I’ve been waiting for you so long
I can drive on that road forever
I wish you could exist to live on my planet
Well it’s very hard for me to say these things in your presence
So how does it make you feel?
How does it make you feel?
How does it make you feel?
How does it make you feel?
How does it make you feel?
So how does it make you feel?
-Well, I really think you should quit smoking…-
* * *
Şu an çok ısınmış hissediyorum
Lütfen yok olma
Seninle dışa açılıyorum
Sen en güzel varlıksın hayal edebildiğim
Geceleri seni rüyalarında koruyacağım
Senin meleğin olacağım
Birlikte yeterince vakit geçiremememiz konusunda fazla endişeleniyorsun
Bu benim için fark yaratmaz
Kollarında sadece bir dakika ile mutlu olabilirdim
Hadi birlikte uzun bir oyun oynayalım
Bana birbirimize aşık olmak için çok yerlerde yaşadığımızı söylüyorsun
Ama aşkımız gözün görebileceğinden daha uzağa uzanabilir
Öyleyse bu sana nasıl hissettiriyor?
Bu sana nasıl hissettiriyor?
Bu sana nasıl hissettiriyor?
Bu sana nasıl hissettiriyor?
Bu sana nasıl hissettiriyor?
Biliyor musun sen bana baktığında, bu bir kurtarılma?
Seni çok uzun zamandır bekliyordum
Bu yolda sonsuza dek sürebilirim
Keşke yaşamak için benim gezegenimde var olabilsen
Bu şeyleri senin huzurunda söylemek benim için çok zor
Öyleyse bu sana nasıl hissettiriyor?
Bu sana nasıl hissettiriyor?
Bu sana nasıl hissettiriyor?
Bu sana nasıl hissettiriyor?
Bu sana nasıl hissettiriyor?
Öyleyse bu sana nasıl hissettiriyor?
-Eh, gerçekten sigarayı bırakman gerektiğini düşünüyorum…-
iskeletlerin şarkısı / ballad of the skeletons -///- allen ginsberg – paul mccartney
Mayıs 3rd, 2010 § 2 Yorum
Başkanlık İskeleti dedi
Yasayı imzalamam
Sözcü İskeleti dedi
İmzalayacaksın
Temsilci İskeleti dedi
İtiraz ediyorum
Yüksek mahkeme iskeleti dedi
Ne bekliyordun ki
Ordu İskeleti dedi
Yıldız Bombaları satın alın
Kaymak Tabaka İskeleti dedi
Evlenmemiş anneler geberin açlıktan
Yahoo İskeleti dedi
Kirli sanatı durdurun
Sağ Kanat İskeleti dedi
Kendi yüreğini unut
Gnostik İskelet dedi
İnsan olmanındır yücelik
Ahlâki Çoğunluk İskeleti dedi
Hayır değil, benimdir
Buda İskeleti dedi
Merhamet zenginliktir
Şirket İskeleti dedi
Sağlığına zararlı
Eski Mesih İskeleti dedi
Fakirleri düşün
Tanrının Oğlu İskeleti dedi
AIDS’e çare gerek
Homofobi İskeleti dedi
Eşcinseller iğrenç
Kalıtım Politikaları İskeleti dedi
Siyahlarin şansı yok
Maço İskeleti dedi
Kadınlar köşelerine gitsin
Tutucu İskeleti dedi
İnsan ırkı çoğalsın
Yaşam Hakkı İskeleti dedi
Ceninin ruhu var
Seçim Hakkı İskeleti dedi
Bunu bir tarafına sok
İşsizin İskeleti dedi
Robotlar işimi aldı
Suça Karşı Şiddet İskeleti dedi
Mafyaya gözyaşı bombası at
Vali İskeleti dedi
Okul yemeğini kesin
Belediye İskeleti dedi
Bütçe kırıntılarını yiyin
Yeni Tutucu İskeleti dedi
Evsizler sokaktan silinsin!
Serbest Piyasa İskeleti dedi
Et yerine de kullanılabilir
Beyin Takımı İskeleti dedi
Serbest Piyasa doğru yoldur
Tasarruf ve Kredi İskeleti dedi
Devlet ödesin
Chrysler İskeleti dedi
Senin ve benim için öde
Nükleer Güç İskeleti dedi
ben ben ben
Ekolojik İskelet dedi
Gökyüzü mavi kalsın
Çokuluslu İskelet dedi
Senin için ne değeri var?
NAFTA İskeleti dedi (*)
Zenginleşin, Serbest Ekonomi
Maquilador İskeleti dedi (*)
Sweat Shop’lar, düşük ücret (*)
Zengin GATT iskeleti dedi (*)
Bir dünya, high tech
Alt Tabaka İskeleti dedi
İçinde boğul
Dünya Bankası İskeleti dedi
Ağaçlarınızı kesin
IMF İskeleti dedi
Amerikan peyniri alın
Az Gelişmiş İskeleti dedi
Biz Pirinç istiyoruz
Gelişmiş Ülkeler İskeleti dedi
Kemiklerinizi verin zar yapalım
Ayetullah İskeleti dedi
Öl yazar öl
Joe Stalin İskeleti dedi
Yalan da değil
Orta Krallık İskeleti dedi
Tibeti yuttuk
Dalai Lama İskeleti dedi
Hazımsızlık çekersiniz
Dünya Korosu İskeleti dedi
Bu onların kaderi
ABD İskeleti dedi
Kuveyt kurtarılmalı
Petrokimya İskeleti dedi
Gürleyin bomba uçakları gürleyin!
Uyarıcı İskelet dedi
Çek bir dinazor
Nancy’nin İskeleti dedi
Sadece hayır de
Rasta İskeleti dedi
Üfle Nancy üfle
Laf Cambazı İskeleti dedi
Cıgaralık içmeyin
Alkolik İskeleti dedi
Bırak karaciğerin çürüsün
Canki İskeleti dedi
Bir doz alamaz mıyız?
Büyük Birader İskeleti dedi
Pis aşağılıkları içeri tıkın
Ayna İskeleti dedi
Merhaba yakışıklı
Elektrikli Sandalye İskeleti dedi
Selam, ne pişiyor?
Talk Show İskeleti dedi
Suratını sikeyim
Aile Değerleri İskeleti dedi
Benim ailem zırnık değerlendirir
NY Times İskeleti dedi
Bu baskıya uygun değil
CIA İskeleti dedi
Bir ipucu bulamaz mısın? (*)
Network İskeleti dedi
Yalanlarıma inan
Reklamcı İskeleti dedi
İçyüzünü bilme!
Medya İskeleti dedi
Sen bana inan
Televizyon bağımlısı iskelet dedi
Niye dert edeyim?
TV İskeleti dedi
Ses lokmalarını ye
Haber Yayını İskeleti dedi
Hepsi bu kadar, İyi geceler
-Allen Ginsberg-
Türkçe sözler için kaynak:
http://yildirimarici.blogspot.com/2008/12/ballad-of-skeletons.html
*Saving & loan *NAFTA: North American Free Trade Agreement
*Meksika’da bulunan ve Amerikalı şirketlere ait üretim fabrikaları. Buralara çalışmak için gelen çiftçiler bazen saatte 55 cent kazanıyorlar. Sweat (ter) Shop, bunun gibi yerlere denir.
* GATT: gümrük tarifeleri ve ticaret genel anlaşması* General Agreement on Tariffs and Trade
*San Jose Mercury News’un, CIA’in kokain ticaretinde eli olduğunu duyurduktan sonra, büyük basın kuruluşları da böyle bir bilgileri olmadığını söyleyince, CIA’in “bir ipucu bulursan konuşursun” gibilerinden tavrına gönderme.
*Couch Potato: bütün gün kanapede TV seyreden kişi
gece düşünceleri / friedrich nietzsche
Mayıs 2nd, 2010 § 1 Yorum
ışığa baktım, bir sivrisinek
uçuşuyordu etrafımda, iskemleye yığıldım:
alıştığım çevreden geçip gitmiş,
alıştığım zevkleri içip bitirmiştim.
saçımı rüzgara, göğsümü sellere,
kalbimi alacakaranlığa, dostça sunmuş,
ve hafifçe kaynaşan kanımı usulca uyandırmışım,
ölüleri anarak, en sevilen ölüleri.
gördüm bulutlarda duranları -
yalnızdım ve arada bir bakıyordum.
bu onların güzel tavırları mı? belli belirsiz
sallıyor gece rüzgarı titreşerek yelpazesini.
bu onlardı, onlardı. aralarında mısın sen de?
benim için öldün sen, ama göğsümdeki her şeyden
daha mı çok seviyordum seni? sen de mi gittin?
hayır, sevgin öldü senin ve geçip gitti öteye!
etrafım sessiz. perdenin arasından
dikkatle bakıyor soluk yüzlü ay.
burada ne arıyor ay? uçuşan hayaletler gibi
çevresinde dolanıyor, incecik narin bulutlar.
duvarıma vuruyor titreşen yansıları -
seviyorum onların titreşmesini -
görüyor gibiyim, düşüncelerin ara sıra dansını
çevresinde sakin mezarların.
önümde, açılmış kitaplar,
arasında yazılı bir sayfa;
kitaplar öylesine ölü – ben tedirgin,
uzanıyorum mektuba: yazı yorgun,
ölmüş onu yazan el,
ölmüş o ele emreden yürek.
bu mektuba yansımış bütün sevişim,
bu satırlara bütün çilem.
ve gene de ölü değilsiniz, ey siz kalın ciltler,
siz, bilgelik dolu karınlar, ölü değilsiniz -
alıyorum şimdi, dostça, seni ellerime
bana teselli verdin, şarap ve ekmek verdin
acılar beni yıktığında, sen, benim shakespeare’im;
ruhum bunu unutmamalı:
onlar ay gölgesi gibi gittiler,
sense bana sadık kaldın, ey derin anlamlı yüz!
tükenmiş nerdeyse ışık – ve yeniden canlanıyor,
aydınlatıyor odayı, göğsümün içini:
uyan yüreğim, çık mezardan
ve çıkart sabahın yeni zevkini!
daha sönmedi ruhunun ateşi,
daha saçabilirsin uzaklara parlak kıvılcımlar,
paslanmış yatıyor demir kılıcın kumlar içinde -
al kayaları, şimşekleri, bilemek için onu!
çöktü, söndü ışığın son pırıltısı da,
hızla koşuşuyor artık ayın gölgeleri.
pencere camı tıkırdıyor – gece bakıyor içeri soluk soluk,
sallıyor iniltiyle gece rüzgarı yelpazesini.
elim uyuşmuş, yazmaktan nihayet yorgun,
gözlerim bezgin, hüzün dolu.
sivrisinek vızıldıyor gece türküsünü yavaşça -
dinleniyorum, kendi içime dalmış, koltukta.
Friedrich Nietzsche
Lou Salome, Paul Ree, Nietzsche
büyük istifham üzerine / attila ilhan
Mayıs 2nd, 2010 § 1 Yorum
1. şimdi sen olsan…
ilk sonbahar yağmuruyla oturduk hayli dertleştik
ben camın önündeydim o arkasındaydı
sen izmir taraflarında uzakça bir yerdeydin
dünden bugüne çektiklerin eksilmedi dedi yağmur bana
eksilmeyecek dedi bugünden yarına
bir hiçliğin koynunda istifham gibi büyüyeceksin
sual sorduğun herşey senden sual soracak
bitirdim sandığın vakit başladığını göreceksın
yağmurun altında insanlar biçimsizdiler
şimdi sen olsan ortalık şenlenecekti
sanki birdenbire ışıklar yanacaktı
oysa ben içimdeki kandili söndürecektim
2. gözlerimi kapasam
gözlerimi kapasam
akşam
bir karanlığın dibinden gözlerin ağzıma bakıyorlar
ellerimi yüzümü yıldızlarla yıkayorum
saçların boynuma sarılıyorlar
gözlerimi kapasam
sen boylu boyunca yanıbaşımdasın
dişlerinin arasında bembeyaz bir nilüfer
alevleri bile öpebilirmiş gibi
güçlü ve gururlu ağzın
beni öptüğün zaman erkek seni öptüğüm zaman kadın
yanıbaşımdasın
gözlerimi kapasam
senin için bir mısra tasarlasam
bir renk düşünsem
başımı senin dizine koyduğumu uyuduğumu düşünsem
çocuğunmuşum gibi saçlarımı okşadığını
kocanmışım gibi yakama çiçek taktığını
bir yağmur şehrin bütün seslerini öldürse
sen ve ben günün yirmi dört saatını öldürsek
boğazlasak
ellerin göğsüme girse avuçlayıp kalbimi koparsa
sımsıcak ben senin kanına girsem
kalbine kurulup otursam
gözlerimi kapasam
rüzgârın kapıları derhal açılacak
dağbaşlarının temkinli sessizliğiyle sonsuzluğu dinleyeceğiz
kendimizi inkâr edeceğiz
hele inkârımızı büsbütün inkâr edeceğiz
bütün münkirler günde beş vakit bizi inkâr edecekler
bir kibrit aydınlığında çatılmış kaşlarını göreceğim
jiletle çizilmiş gibi keskin
ince
içimde kanlı bir ihtilâl kopacak
dudakların bir akşam üstü dudaklarıma değince
kadehim kırılacak
münkirlere müminlere küfredeceğim
3. iki elin kızıl kanda
sökülüp
salkım salkım leylekler gelirse ilkbahar olur
kül mavinin yanına kirli sarı gelirse
sonbahar
sen benim yanıma gelirsen
kıyamet olur
bir damla gözyaşı okyanus boşluklarını doldurur
senin gözyaşların beş kıtayı eritirler
hünerli ellerin yeni bir dünya yaratırlar
gözlerimden milyonlarca yıldız çoğaltırsın
milyonlarca defa bakabilmem için
geceleri sana bir saniyede
parmaklarımdan istifhamlar çoğaltırsın
her ağacın dalına bir istifham asarsın
ölüme mahkûm eder beni asarsın
ben tutar seni asarım
karanlıkta kalmış çocuklara döneriz
artık ben diye bir şey kalmamıştır
sen diye bir şey yoktur
hiç gelmemişe döneriz
korkarız*
gözlerine baktığım zaman
sonsuzluğu görebilmeliyim
parmaklarım dudaklarında dolaşırken
sonsuzluğa dokunmalı
konuştuğun zaman
sonsuzluğun sesini dinlemeliyim
bir istifham gibi eğilip
seni bir istifham gibi öpmeliyim
elimden ne gelirse yapmalıyım
bir tevrat bir incil bırakmalıyım
beni bir dağ başına koymalılar
başıma bir dağ koymalılar
anama avradıma sövmeliler
sen duymalısın
iki elin kızıl kanda olsa
gelmelisin
4. sen olmadığın vakit
sen olmadığın vakit büyük yalnızlığım var
dalgaların kendilerini taştan taşa vurmaları
sonbahar yıldızlarının sessiz sedasız çırpınmaları
ve büyük yalnızlığım var
biliyorsun hani o
rüzgârın gözüne karanlık bir yelken gibi açtığım
içimsıra vahşi bir kadın gibi taşıdığım yalnızlığım
sen olmadığın vakit o denizde
şarabım tuzlu bir lezzet kazanıyor
avuçlarımda bir ateş yanıyor
bir çift insan gözü
hırsızı iti uğursuzu
köpek gözü toz ve toprak
bir kadeh quantro bir kadeh rom bir kadeh yağmur
avuçlarımda ve çırılçıplak
sen olmadığın vakit ben de olmuyorum
o denizde gördüğüm sen
benim için bir şarkı söyleyecektin
hazırdın gitarını bir çocuk gibi dizlerine yatırdın
kanada’lı üç tayfa tezgâhın içine girdiler
karanlık kıllı kollarıyla şarkının içine girdiler
kavga çıktı birbirinin çenesini kırdılar
o denizde gördüğüm sen
benim için bir şarkı söyleyecektin
ağlayacaktın
görecektim
sıradan bir şarkı söyleyecektin
kanada’lı tayfalar kahrolup öleceklerdi
ben de ölecektim
5. değil mi ki…
şehrin üstünde tozlu bir ay silkinmektedir
mevsim yaz olmuş sonbahar olmuş ne umurum
değil mi ki o büyük istifham üzerindeyiz
birbirimizi seviyoruz
ve sevgimizden şüphe ediyoruz
Attila İlhan
*Gece gece aklıma düşüren Pusmetu‘ya.
tanım/sız
Nisan 24th, 2010 § Yorum yapın
çünkü her şey yine tanımlanamayacak ölçüde bir zaman sonra kafamı karıştırır hale geliyor.
bundan biraz zaman önceki zamanlarda olduğu gibi şu sıralarda da yine hiçbir şeyin temel niteliklerini kavrayamayan bir kafayla baş başba kaldığım için mi oluyor tüm bunlar; sonunu getiremediğim bir yığın cümle var kafamda, çok zor geliyor.
14 temmuz
Mart 13th, 2010 § Yorum yapın
Yakında ayın katledileceğini imleyen bir gecenin gölgelerinde ürpererek yürüyorlar. Sessizce yürümeği severler. Okul yıllarından, kızgın yaz güneşinin batışından sonra bir kahve, bir cıgara içmek bahanesiyle gelen bir alışkanlık. Odalarda pek konuşmazlar. Satranç tahtasına gözleri, müziğe kulakları diker, sanki bir çivit denizinin dibini görmeğe çalışırlar.
Zaman, suyu durulaştıracağına bulandırıyor. Gözler kısıklaşır, kırışık alınlar ilerler. Oysa yürümeler bitmezmiş gibi.
Asmalı köşeyi dönünce yokuş yukarı kıvrılır. Birbirlerinin ayak seslerine uyumlanan solukları sıklaşıyor. Duvar diplerinden, bahçe çitlerine kıpır kıpır fosforlu gözlerin kerteriziyle buluyorlar kapıyı:
• 13 A •
Işığı ancak sızdıran perdeler, kedinin girip çıkması için aralanmış pencere, bakımsız, ne olduğu anlaşılmaz bitkilerle dolu bahçe, ziller… Göz göze gelip en alttakine basıyorlar, kısa bir bekleyişten sonra aşağıdan açılıyor anakapı. Loş sahanlıkta bir kat inip, kapı eşiğinden bakan siluete gülümsüyorlar
Kutsal tapınağın eşiğinden geçmek kolay değil. (Yağmur çiseleyip güneş açarsa, hele bir de coğrafya bilgisinden teneffüse çıkmışsanız, beyaz, fasulye biçimli yakanızın tek düğmesini açar var gücünüzle koşarsınız; gök kuşağının altından geçen oğlansa kız, kızsa oğlan olur diye…) Yedi rengin altından geçmek ne denli çocukça bir tansıksa, bu bodrum katının dairesine açılan kapının sövesi de o denli aşılmazmış gibi.
Siluet içeri çekiliyor, kapıdan geçiyorlar. Girişte ilk gördükleri elbise askılığına bağlanmış pembe bir uçan balon. Salon başındaki masanın bir yarısında üst üste konmuş kitaplardan oluşan bir Babil Kulesi var. Onlar diğer uca, ahşap koltuklara ilişiyorlar. B K’nın bir konuğu daha gelmiş, masada önceden hazır edilmiş bardaklara çay koyuyor. T’nin hiç eksik olmayan gülümseyişi soruyor; açık-koyu, şekerli-şekersiz? Koyu ve şekersiz tabi. Y aslında kahveyi çaya yeğlediğini geveliyor. B K ne çeşit kahve diye söze karışıp kokuları, tadları farklı üç ayrı kahveden birini seçmesini istiyor Y’den. Y, utanıp sıkılmakla birlikte, üçünü de deneyebileceğini söylüyor. S kendini tutamayıp gülmeğe başlıyor.
Böyle bir gecenin fırsatını yakalamışken kameranız boş durmamalı. Masa başındaki çay kahve sekansını bırakıp, salonun diğer ucuna doğru devinerek duvarlardaki tabloları, misafir koltuklarını, sehpanın üstündeki küllükleri çekmeli.
Özellikle şu çini kaplamalı, sehpaya oldukça aykırı düşen, melaminden yapılmış serigraf baskılı küllüğü makro görebilmelisiniz. Siyah beyaz resim dört adamı bir duvara yüzleri dönük, bacakların ayırmış olarak gösteriyor. Dördü de komik şapkalı ve uzun ceketli. Şapkalar farklı tarzlarda olmakla birlikte yüzyılın ilk yarısına uygun giysiler bunlar. Ne yaptıkları bir bakışta anlaşılıyor kuşkusuz. Eğer bir el kadra girip küllüğün arkasını çevirirse “Milano 1957” damgasını rahatça okursunuz.
Ha, bir de diğerlerinin yanında ufacık kalan T E’nin yağlı boya özportresi var. Sehpadan yükselip duvara pan yapın, ahşap çerçevesini ortalayıp zumlayın. Belki o zaman, yüzüne bir gülün gölgesinin düştüğünü görebilirsiniz
Görüntüyü, büyük koltuğun ortasında kuyruğunu gözlerine kapamış kedinin uykusu kapladığında, gırıltılara, salonun öbür ucundaki gülüşlerin çoğalarak karıştığını duyacaksınız. Çünkü biri, masanın etrafında oturanlardan biri, çaylar içilirken bir gece oyunu oynamayı önermiştir diğerlerine.
B K gözlüğünün üstünden mavi mavi bakıp ‘Nasıl bir oyunmuş bu?’ diye sormuştur. T, bir yudum aldıktan sonra açıklar; ‘Oyunun adı “Binbirgece”. Oyunculardan biri, bir film anlatır gibi, o an düşündüğü bir öyküye başlayacak,. sonra kaldığı yerden bir sonraki devam edecek. Herkesin üçer dakikalık süresi var. Sıra dönecek, ama öykünün dönüşü olmayacak. Eğer bitirebilirsek, üç turda öyküyü bağlamamız gerek.’
S ‘Zor iş, tutarlı bir anlatının çıktığı olmuş mu?’ diye sorunca, Y, ‘Anlatıcılar birbirlerini iyi takip ederlerse niye olmasın?’ diye açıklıyor görüşünü. B K kaşların çatıp ‘Bir yazarın, kağıdı kalemiyle yazdıkları bile bin bir güçlük taşırken, dört ayrı kişinin, dört ayrı kafanın, üstelik aralarında anlaşıp konuşmadan aynı anlatıyı sürdürüp, tutarlılıkla sonuçlandırmaları kolay mı yani?’ diye çıkışıyor. ‘İyi de,’ diyor T, ‘zaten oyun bu; Binbirgece.’
Y, ‘Tamam hadi başlayalım.’ heyecanla bir gelincik yakıyor. Masanın etrafındaki dört kişi, salonda kendi kendine gezinen kamerayı unutup ışıkları karartıyorlar. ‘Peki, kim başlayacak?’ diye soruyor S ‘Ben ilk olmak istemem.’ Gözler Usta’ya dönüyor, sorunun canlı yanıtı tartışılmazmış gibi…
‘Bana niye bakıyorsunuz?’ diyor B K ‘Oyunu çıkaran başlasın.’
‘Olmaz.’ Diyor T, ‘ben başlarsam kurallara aykırı olur.’
‘Neden?’ diye soruyor.
T kesin bir tavırla ellerini masaya koyuyor; ‘Çünkü oyunu önceden oynamamış birinin başlaması gerekir.’
S ‘Öyle olsun ama senden başka deneyli yok aramızda.’ Y’nin omzunu çekiştirirken ‘Hadi, sen başlarsın’ diye savuşturuyor. Y’nin gözleri Usta’nınkileri arar gibi. Hadi! Hadi!
B K Maltepe paketinin üstüne taktığı metal kapakçığı çıt diye açıp, bir cıgara çekiyor incecik kemikli parmaklarıyla.
Kamera, kediyi uykusuyla başbaşa bırakmış, kendisine uzak görevler, zor çekimler düşeceğini anlamış gibi, geniş açıya geçip, masaya yönelmiştir. Sanki 60’ların uzun dalga Ankara Radyosundan, tok, pürüzsüz, güven veren bir ses, yeni bir “Arkası Yarın”a giriş yapmaktadır;
‘Milano’da bir terasdayız. Davetliler yemekten henüz kalkmış, akşam sefalarının açtığı köşeden şehir ışıkların seyrediyor, içkilerini yudumluyorlar.’
Konuşurken bile “ve” kullanmıyor diye düşünüyor Y, mantık dersi dışında…
‘Üç adam, terasın diğer ucunda, değirmi sehpanın etrafında, deri koltuklara gömülmüş, konyak içiyorlar. Ortadaki iri gövdeli (ne irisi, şişman azmanı) purosundan çektiği dumanı gıdığını çekerek üflerken, solundaki adama ‘Evet, evet, olabilir.’ diyor. Yüzünde sayısız tikle, çabuk çabuk konuşmaya devam ediyor beriki ‘Olmazsa olmaz! İstemediğim şeyi istemiyorum; buna cinayet karışmasın!’
Asık suratlı, altın çerçeveli gözlük takan üçüncü adam yerinden kalkıp, siyah gabardin ceketini iliklerken, sert bir devimle topuklarında dönüp ‘Siz bilirsiniz beyler’ diye tıslıyor, ‘buna zorunluyuz.’ konyakları tazelemek üzere gelen garson tartışmayı bıçakla kesiyor sanki… Evet ben de burada kesiyorum, kim devam ediyor?’
Kala kalıyoruz; usta oyunda cinayet mi istiyor? Üstelik Milano’da! Y mızıklanıyor ‘Ama olmaz ki, daha üç dakika dolmadı, ben buna nasıl devam ederim…’
* * *
Ben buna nasıl devam ederim.
Oysa kamera almış başını dolunayın altında süzülmekte. Şehir ışıkları yalazlanıyor aşağılarda. Ansızın pikeye geçip, bir parkın dev çınarlarına sürtercesine alçalıyor. Islak çim kokusu, turunç kokusu.
Erimiş gümüşte kayan kuğular. Bir tüy, bir telek.
Gece yosunlarıyla cilveleşen kızoğlankızın çıplak sırtı görünür gibi oluyor ara ara, sonra,
Sonrası süt karanlık.
Ay, masal gibi, on dört parçaya bölünüp acuna dağılıyor.
Artık yengecin yürüme zamanıdır.
- Yıldırım Arıcı -
kaynak: http://www.felsefe.hacettepe.edu.tr/b_karasu/yildirim_arici-14_Temmuz.htm
…
Şubat 23rd, 2010 § Yorum yapın
“…
yaşamayı eskitmekten
eskitmek için kullanmak gerektir bir şeyi, herhangi bir şeyi
yaşamayı tüketmekten
bu da öyle tüketmek için başlamak gerekir.
yaşama sanki hiç gelmeyecek, erişmeyecek bir bayram gibi,
bir
belki bu yoldan giderek
bir bayram nasıl beklenirse
belki bu yoldan giderek bir şeye varacak
bir bayrama nasıl hazırlık yapılırsa, nasıl yaşamanın bütün kaygıları,
bütün işleri, oruçları bayrama yönelirse,
o kaygılar, o işler, o oruçlar nasıl o bayramda
gerekliklerinin doğrulanışını bulursa
ama bayram gelirse
burada duruyor, bayram gelirse…
ama bütün bir ömür bir bayram hazırlığıyla geçer de
o bayram gelmezse…
bayramın geldiğini kaç kez düşündü hayatı boyunca,
kaç kez ‘işte geldi artık’ dedi, kaç kez
artık gelen bu bayramla
bugün, bu bayramı gelmiş sayacak mı ki?
oysa bir imgenin
ama imge dediği anda, aklına imgeyi getirdiği anda,
bir sözle biçimleştiriyor bu kavramı.
bu söz, bütün ömrüne,
yaşamasını başarmış olsa da olmasa da,
bütün ömrüne yön vermiş,
bütün ömrünü yönetmiş bir söz değil mi?
ne yapmışsa o söz yüzünden yapmış değil mi?
hiç değilse öyle görünmüyor mu?
o sözü de bir yana bırakabilmeli.
artık o sözün burada yalnız bir anlamı var,
o anlamın ötesinde bir değer taşımıyor.
yaşamasını yönettiği zaman taşıdığı değere yer yok buralarda.
hele bu anda. her sözün her yerde, her çağda,
bir başka gerçekliği, bir başka geçerliği.
oysa bir imgenin, bir resmin, yan yana gelen iki rengin,
bir rengin çeşitli ayrıntılarının üzerinde durmak,
düşünceyi sayıklatıyor.
asıl bundan kaçınması gerekmiyor mu?
….”
bilge karasu.
some girls are bigger than others – the smiths
Şubat 11th, 2010 § Yorum yapın
bazen. bazı. lan ne güzel şarkı. ne güzel söylemişler.
kirlisin / oruç aruoba
Şubat 8th, 2010 § Yorum yapın
kirlisin,
o da şimdi bu eskimiş seni gözden geçirecek değer mi diye…
onca yıldır onunda beklediği– beklenmeyi beklediği, istediği, arzuladığı – mısın diye…
bekliyorsunda beklenilmeye değer misin?!…
tanımsız
Şubat 3rd, 2010 § Yorum yapın
Duyu
m/sayınca, bir… iki…
bırakıyor insan kendisini
seni.
uyumsadıkça çevrende olan biteni,
uyu ulan
söyletme beni
* * *
his
sezdirmeden yavaşça anlatınca
daha da seeeeesssss/zz..
iz,
bıraktığında bir kez
sonra, aynı
denizin yükselmesi gibi
geziyorsa kaldırımları adımların
yola diz sözlerini
izmirdeyiz, deniz!
bir/birimizi yine
göreceğiz.
* * *
-sonra-
istek
sizlikle başlayan
o çok istediğin
sessizlik var ya.
gürültüye boğulur,
seslere karışır,
tek sessizlik ne mümkün
ses, seeez.
tanımsız
Ocak 28th, 2010 § Yorum yapın
oruç aruoba. usta ile çırak. erdem üzerine.
Ocak 21st, 2010 § Yorum yapın
oruç aruoba video harmanı. usta ile çırak. erdem üzerine.
merhaba canım*
Aralık 31st, 2009 § Yorum yapın
ben az konuşan çok yorulan biriyim
şarabı helvayla içmeyi severim
hiç namaz kılmadım şimdiye kadar
annemi ve allahı da çok severim
annem de allahı çok sever
biz bütün aile zaten biraz
allahı da kedileri de çok severiz
hayat trajik bir homoseksüeldir
bence bütün homoseksüeller adonisttir biraz
çünkü bütün sarhoşluklar biraz
freüdün alkolsüz sayıklamalarıdır
siz inanmayın bir gün değişir elbet
güneşe ve penise tapan rüzgârın yönü
çünki ben okumuştum muydu neydi
bir yerde tanrılara kadın satıldığını
ah canım aristophanes
barışı ve eşşek arılarını hiç unutmuyorum
ölümü de bir giz gibi tutuyorum içimde
ölümü tanrıya saklıyorum
ve bir gün hiç anlamıyacaksınız
güneşe ve erkekliğe büyüyen vücudum
düşüvericek ellerinizden ve
bir gün elbette
zeki müreni seveceksiniz
(zeki müreni seviniz)
*Arkadaş Z. Özger
self-mutilation…
Aralık 30th, 2009 § Yorum yapın
[…] yazmaya başladığım bir şey yine, …bugün 10.04.07 ve saat 22:00, az önce oturup Arizona Dream’i izledim, neler anlayıp neler anlayamadığım üzerine oturmuş cevabını aradığım sorular sorarken kendime bir şeyler yazmam gerektiğini düşündüm, −− …niye tarih verdiğim konusunda soracağınız sorular olacak mı bilmiyorum ancak açıklayayım, bundan −2− yıl önce 09.04.2005, tarihinde Alsancak’ta Romantica Kahve Evi’nde aldığım bir mektubun; ki hikayesi eksiksiz olarak şimdi anlatılacaklar arasından seçilerek sonsuza dek yazılabilecek olan gerçekliklerden oluşmaktadır −benim için−;(-şimdi öyle fazlaca düşünmeden hatırladığım kadarıyla Romantica Kahve Evi’nin giriş kapısının giriş yönüne doğru −sol− tarafında, aynı kapının dışarı çıkış için kullanıldığı zamanlarda ise –sağ- tarafında kalan; dışarıda duran ilk masada oturmuş çay içmekte idim, baharın İzmir’de kendini iyiden iyiye hissettirdiği sıcak bir gündü ve ben onunla o zaman yeni atlatmış olduğum ayrılığın ardından gerçekleşen birleşmenin 20. gününde idim, çantasından bir cd çıkartmıştı, almıştım onu, bana getirilmişti çünkü; üzerinde –Arizona Dream− yazıyordu, Goran Bregoviç dedi sonra, ben bir soundtrack olduğunu biliyordum, cd’nin dış etkilerden korunması adına konulduğu kağıt −zarfın− arkasında ise onun sevmediği ancak benimse neden olduğunu bilmeden hala çok sevdiğim el yazısı ile yazılmış şunlar vardı; “Sana, yavrucuğum, sana! Yeni bi… ee.. Anahtar! Küçük güzel bi dünyaya ait… çok seveceksin [gülen surat] Çok Sev! [dilini çıkartan surat] dgnz* NİSAN2005 İZMİR-) …şimdi bunun bana gösterdiği şu oldu ki(−ki bir zaman sonra muhtemelen başka gösterecektir−) benim insanlardan aldığım parçalarım, “aldıklarımız” öyle ki, biz −yada ben− ne kadar uğraşır(−sak)sam uğraşa(−lım)yım, parçalarımı(−zı) tamamlayamayacağı(−ız);(-ı) ve vs.; birilerinin birilerine tamamlamak adına verdikleri… her neyse, bu akşam işte bana o gün verilmiş zarfın, içinden çıkan bir mektubun anlamının tamamlanabildiği yere kadar […]… şunu; yazdıktan sonra, kaldığı yerden devam eden…, [buldum!]Oruç AROBA’nın “yakın”; § “kut arayana kılavuz”,153.sayfa; şöyle bir tümce ve tümcenin açıklanması esnasında kullanılan alt not, dip değil;
101.
Kut, olanaksız olduğunu bile bile gerçekleştirmeyi istediğin −ve, öyle olmasına, karar verdiğindir.
Kut, olanaksız gerçekleşmesini istediğindir−
olanaksız olduğunu bile bile,
karar verdiğin…
Kut, olanaksız
kararın
dır−
olanaksız
gerçekleştirmen:
olanaksızı gerçekleştirmen…
Kusturica’nın Arizona dream’inde temel bir simge olarak işleyen “balık”, kutu karşılar: O, yaşam ile ölüm arasında bir ilişki’dir O, düşünmez, çünkü, bilir…
Ve sonrada ister istemez bu; […] –biz- genellikle, ki buradaki genellemeyi niye vurgulamak amacında olduğumu da bilmeden böyle güzel ay ışıklı, ter kokusunun henüz daha çıkmakta güçlük çektiği bahar akşamlarında -denize- karşı içtiğimiz biraların markalarını belirten [soğuktan sıcağa geçtikten sonra şişenin üzerinde oluşan nemlenme sonucu yapıştırıcısının etkisinin zayıflamasıyla çıkması kolay hale gelen, sonraki gözlemlerimde ise dolapta bekletilmesi süresi diğerlerine göre daha çok olan biralarda daha da kolay olmak kaydıyla…] kağıt parçalarını biriktirir onların arkalarına günü yada tam da o zaman diliminde gerçekleşen yaşanmışlıkları yada daha da eskilerden yaşanmış olanları bildiren notlar alırdık. -seninle-. […?] …? yada genel değil mi, özel durumlar için geçerli olan şeyler miydi bunlar. şimdi hatırladım. onlar ne oldu bu arada?… neredeler?… 230420072354izmir/Karşıyaka/iskelekarşısı/ orkunpınar […] başka, …yaşadıklarım yetmiyormuş gibi, (−değil mi?−)… duyduklarım şimdi, −17.12.2005; gece yarısından sonra; saat 04:00 gibi telefonda’Radiohead’in OK computer albümünü dinle dediği, birilerinin…−, −ve şimdi şarkı listemde binlerce şarkı arasından −exit music−’in çalmaya başlaması−, mesela… ve okuduklarım, !!! …tamam tamam, aslında bunlar ben tamamlamaya çalıştıkça daha da yoran şeyler oluyorlar, neyse kaldığım yerden de devam edemedim yine gördüğünüz gibi, niye böyle oluyor anlamıyorum, kendimi de bazen bıraktığım gibi bulamıyorum, “başka!” örneğin, evimde; yatağıma uzanmış kitap okurken kendimi birden mutfakta buluyorum; −evet tamam sanırım kahve almaya geldim diyerek bir kahve hazırlayıp odama geri dönüyorum−, sonra bir bakıyorum televizyonda gereksiz ve anlamsız bir programa odaklanmış durumda koltuktayım, kitaba bakıyorum, “aaa evet kitap okuyordum”… hafızam bu gibi durumlarda kuvvetli sanırım, ayraç kullanmadan da nerede kaldığımı bulabiliyorum, Tarayıcınız bu resmin gösterilmesini desteklemiyor olabilir. üzerinden uzun zaman geçse dahi nerede ne okuduğumu, ne yaşadığımı oldukça net bir biçimde hatırlayabiliyorum, “iyidir iyi”… sanırım bu yüzden evet bunu da şimdi buldum, yazdıklarım hep yarım kalıyorlar… bütün bunlara göre yazdıklarımda da kaldığım yeri hatırlamam gerekiyor sanırım, −tamam−; ama şuna göre de tamamlamak imkansız olur buna göre hiç bir şeyi, −hatırladıkça!− hep yenileri eklenecektir, öyleyse −tamam− olan yoktur, −yarım− olan bütün için geçerli olacaksa, bütün yaşayacaklarım ve düşüneceklerimi ise önceden bilemeyeceğime göre yazılmış bir şeyin yarım kalması diye bir şey söz konusu olamaz, daha öncede belirtmeye çalıştığım gibi −tabii tamamlanmasıda−… ayrıca şu ayraçlar mevzusuna geri dönersek şöyle ki, “iyi dinleyin” ben onları gereksiz buluyorum, insan okuduğu bir kitapta en son nereyi okuduğunu veya nereyi okuması gerektiğini hatırlayamıyorsa onun artık okumasının bir gereği yoktur ki, belleği bu denli zayıfsa okuduklarından da bir şey anlayamayacak, anlasa dahi bir zaman sonra yeniden okumak zorunda kalacaktır, tabii devinimi içinde bir zaman sonra tekrardan unutacağı için onun okuma eylemide gereksiz bir eylem olacaktır… evet, ancak şu bir yanılgı olmamalıdır ancak, okunması tamamlanan bir kitabın da anlamı temellendirdikten sonra tekrar tekrar okunması sakınca arz etmez istisnai durumlarda, tekrar gözden geçirilmesi gereken kitaplar vardır çok miktarda, bu başka,… ! …, ayrıca kitap karşıma yukarıda yazdığıma benzer tümcelerle geldiğinde,… …? neyse; −tamam−, şurada kalmışız; mektubun anlamı, yani −zarfın−, anlamı; −burada önce aslında −başka− şeylerden bahsettiğimi düşündüm, aynı şeyden bahsetmişim aslında−, tamamlanamayacaktır buna göre, ve aramızda yaşanmış olan hiçbir şey yarım kalmamış demektir, −dolayısıyla üzülmem gereksizdir değil mi böyle bir durumda… neyse, şimdi bir kahve yapayım kendime… sonra kaldığım yerden devam ederim ’sanırım’; hep; sonsuza dek, şunu da bunun için derdim sanırım, iyi ki varsın… ayrıca yine; “üzülme bitmedi çünkü hiçbir şey, ayrıca tüm bu yaşanılanların bir deniz kabuğu kadar yeri var, hem o kadar da küçük bir balık değilsin” −kelimesi kelimesine doğru hatırlayabildiğimden emin değilim, ama buna benzer bir şeyler işte… hadi, kahve… [gülen surat]
[…] içine şekerini önceden koyduğum fincana kahve poşetinden ihmalkarlık ederek kaşık kullanmadan; dökerek kahve doldurunca kahve oranı fazla olan bir fincan kahve?, şekeri önceden eklediğim içindi sanırım içindeki fazla kahveyi alıp poşete koymadım… hayli sert olmuş, dün gece sabaha karşıydı uyuduğumda, ona benzer bir gece olacaksa şimdiden kendime yapacak keyifli bir şeyler bulmalıyım sanırım! Kahveyi içmeyedebilirim böyle bir durumdan endişe duyuyorsam −öyleyse−, diyen bir seste var doğal olarak bunun arkasından seslenen ancak yeni öğrendiğim bir şeyden bahsetmeliyim öyleyse bu durumla ilgili olarak, daha iyi anlaşılabilmek adına sadece… Oruç ARUOBA “benlik”, § “yengeç” sayfa 63’tede geçtiği üzere “self-mutilation”… kendini sakatlamak gibi bir Türkçe’yle ifade etmek sanırım doğru olmayacaktır ancak bu şekilde ifade ediliyor; yanlışlıkla elini kesmen, bir yerlere takılıp düşmen, yada benim yaptığı gibi yanlışlıkla fazladan kahve doldurman ve hayatımıza dair sonsuz sayıda örnek sığdırabileceğimiz bir olgu bu, neyse, işte bunları bilinçdışı birtakım dürtülerimizin yaptığını söylüyorlar bu ’eğilim’e inananlar(galiba psikoanalitik’in devamını getirmek adına uğraşanlar), … tabii onlar değil, değil ki her zaman, daha çok yaşadıklarım ilgilendiriyor beni, fazladan kahve doldururken farkındaydım (−farkında mıydım?−) aslında, bir yandan da doldurmaya Tarayıcınız bu resmin gösterilmesini desteklemiyor olabilir. devam etmem sadece bu gece fazladan oturmak istediğimi bilmediğim anlamına gelir galiba, bunun gibi bir şeyler… böyle, kahve bitti bu arada, içimden bir ses benim bu gece daha uzun uzun yazacağımı ama bunları sonradan, daha önce olduğu gibi temize çekmemeyi düşüneceğimi söylüyor, −bilmiyorum− diyerek cevaplıyorum bende, −bilmiyorum−…;yeni bir telefon numarası aldım bu arada kendime, onu aldım ancak −neden− aldığımı hala bulabilmiş değilim, çok yorucu bir günde mecburiyet caddem’Meşrutiyet’ten aşağı doğru yürürken bir anda ilanı gözüme ilişti, hiç düşünüp taşınmadan; −öylesine belki−, pek adetim değildir öyle ilanlara aldanıp alış-veriş yapmak ama nasılsa girdim içeriye ve dedim ki evet ben yeni bir telefon numarası istiyorum; […] eve gelirken yiyecek ve içecek bir şeyler daha aldım, evde karnımı doyurmak için yemek hazırlarken çoktan unutmuştum böyle bir şey yaptığımı, çantamda yeni bir telefon hattının olduğunu… yiyeceklerimi yedikten ve içeceklerimi içmeye başladıktan hayli zaman sonra aklıma geldi, alıp telefona iliştirince yeni numaramın kartını? bunun üzerine bir şeyler yazmakta gelmedi aklıma esasen, ama o akşam hiç kimsede olmayan bir numaranın telefonda takılı olarak bırakılması usulüne dayanan bir deney gerçekleştirmişim kendi kendime, farkında olmadan; bunu yapmamda sanırım içeceklerimin içerikleride etkiliydi galiba; …o gece öyle uyuyup kalmışım, sonra ertesi gün kendi kendime niye böyle bir şey yaptığımı hiç düşünmeden kızdım; kızgınlığım geçincede şunları yazdım; “−birisinin bu telefon numarasını −yanlışlıkla− çevirmesinin olasılığı üzerine önce kısaca sonrada derinlemesine düşündükten sonra bu numaradan bu telefon numarasından birilerinin haberinin olmasını gerektiği doğru, doğru olduğu açık− −basit bir olasılık hesabı− ile pek açık; bu numarayı çevirmeyecekleri, bu numaranın çevirilmesini beklememde anlamsız dolayısıyla; işte −birbirimizden− haberimiz yokken, −birbirimiz− hakkında, −neler yaşadıklarımız− üzerine kafamızda belirecek olan düşüncelerde buna benzer işte, basit olasılık hesabı ile −ne yaptığımızı−, −neler yaşadığımızı− birbirimize anlatmadan; −dinlemeden− birbirimizle ilgili olumlu – olumsuz düşünceler içerisine girmemiz, doğru olmayacaktır; sonra da toptan yargılarda bulunmak, bilmeden; doğru olmayan bir şey olacaktır, −yada− bu yeni aldığım 10 haneli numaranın, örneğin yalnızca ilk 5 hanesini bildirsem dahi, birilerinin beni arayıp bulması… −yada− hakkımda eksik bir şey anlattı isem beni anlamanız pek olanaklı olmayacaktır; …olmadı değil, sınıftada kalmadık, ama bilmiyorum ne olduğunuda, [buda eksik kaldı] […] …”z… “yeter bu kadar sanırım… teşekkür ederim, şimdilik yettiği için sadece… 11.04.2007 [nukromu…]* “…?” ? [“…?” ?] ?” …
tractatus logico – philososphicus
Ekim 28th, 2009 § Yorum yapın
…
4.002*
İnsan, her anlamın dilegetirmesini sağlayan diller kurma yeteneğine sahiptir; her sözcüğün nasıl ve neyi imlediği konusunda hiçbir fikri olmaksızın. -Nasıl ki insan, tek tek seslerin nasıl çıkarıldığını bilmeksizin, konuşur.
Gündelik dil, insan örgenliğinin bir parçasıdır ve ondan daha az karmaşık değildir.
Ondan, dilin mantığını dolaysız olarak çıkarmak, insan için olanaksızdır.
Dil düşünceyi örter. Öyle ki, örtünün dış biçiminden, örtülen düşüncenin biçimi konusunda sonuç çıkarılamaz, çünkü örtünün dış biçimi, tamamiyle başka amaçlar için kurulmuştur; gövdenin biçimini belli etmek amacıyla değil.
Gündelik dilin anlaşılması için yapılan sessiz düzenlemeler, korkunç derecede karmaşıktır.
…
*Ludwig Wittgenstein – Tractatus Logico – Philososphicus, Çeviri: Oruç Aruoba.
yeryüzü halleri
Ekim 24th, 2009 § 1 Yorum
at.
var idiyse eğer, ve yapılabilecektiyse ve yapılmadıysa
atlarım bil ki bu sebepten dağa bayıra vurmuştur,
her biri başka yolu koşmaya, dağılmaya kendilerini.
yeşil bir çayır hayali okşasındı yeterdi, onları
çok şey değildi istediğim, akşamları eski bir ninniye
koysunlardı başlarını.
bilmezsin sen, nasıl yorulup aldandığımı kendime,
atlarıma, onlara neler anlattığımı yol boyunca.
bana da onlara da at oynatan dünya, duydun mu?
yaz atı, kış atı, kiang, tarpan… hepsi gittiler
bir benatı kaldı benimle şimdi; boz atı, kır atı
onun da sebebi var;
başında mavi çekim, ayağında demir bukağı.
imdi, bunca yıl içimde taşıdığım atlar, onlar
boşaldılar benden.
dünya, söyle bakalım, benden gidenleri
nerene sokacaksın şimdi?
> >
Ekim 21st, 2009 § Yorum yapın
bilinmeyen ülke
Ekim 13th, 2009 § Yorum yapın
Bu şarkının kafamda uzunca bir hikayesi var ancak yazamıyorum. Bu sadece sıkıntı vermekle kalmıyor, yoruyorda… Daha sonra… belki derim yine de..
(Şiir: Aleksandre Puşkin – Müzik: Emin İgüs)
bu mektup bende dursun
Ekim 12th, 2009 § Yorum yapın
Gri bir parktan söz ediyorum ya… Asla bulamıyorum orayı… Hep yanlış sokakları seçiyorum oraya çıkmak için… Neden ki?
O güneş batarken kıpkırmızı olur, kısa bir an.. Hiç aşık olmadığımız sevgililerimizi en çok orada sev(-ebil)mek isteriz, ‘bir şans daha..’ veririz onlara.. ama inan 3.sü olmadı hiç bu şansların…
Eskiden kolaydı sanki, tüm benliğimin, tek bir ışık, tek bir ses, bir bakış yüzünden aptalca bir yaşama sevinciyle ve isteğiyle dolması.. Bir şarkı, şarkıda ki tek cümleyle hatta, yeniden ona karışmaya çalışacak gücü bulmamı sağlayabilirdi oyun… Eskiden kendimizi de çok affederdik, şans tanırdık sanki… Şimdi sadece ben varım, sen varsın. Amaçlarımız var.(kendimiz için…) Arasından -dünyayı güzelleştirmek- ne zaman eksildi hatırlayamıyorum…
Sesindeki affediş!…
Beni gerçekten affettin mi …?
Bana şans verdiysen, bu kaçıncıydı?
(…bir yıldıza isim ver…)
kaç saat, kaç gün… kaç mevsim?
en büyük dramım budur belkide oyundan atılmam dışında…
‘Öyle bakma’ dedim sana…
Gri beyaz, soğuğun genzimi yaktığı… O şehir çünkü gözlerin… Güneş batarken çimenlerin yandığı, asla sev(e)mediğimiz sevgililerimize 3.sü hiç olmayan şanslar verdiğimiz… hatırlamak istemediklerimle dolu bir ayna!… O yüzden öyle bakma dedim sana…
Zar zor unuttuğum tüm kaybedişlerim Orkun, tüm kaybedişlerimiz…
…
Seni ilk gördüğüm andan beri… hep beni tedirgin eden bir şeyler vardı sende… Bir zamanlar duymak istediklerimle doluydu gözlerin, artık hatırlamak istemediklerim var yerlerinde..
Sürekli sorduğumuz ama aslında cevabını asla duymak istemediğimiz sorular vardır.
“O taş orada güzel…” dersin. “Altında kötü şeyler olabilir, o yüzden kaldırmak istemiyorum” değil! “Seninle dost olalım…” dersin. “Sen bensin ve bu oyunda görmek istediğimsin bu yüzden! Git, gözlerini ve cevapları al, git…” değil!
…İşte hayat böyle olduğu için, ben böyle olduğum için, sen o sabah geç kalan ve bana “öyle” bakan tek kişi olduğun için, rüzgar hiç durmadan estiği için, gözlerin hiç susmadığı için.. Her şey böyle oldu…
“5 mevsim dendi, hatta daha fazlasından…
Gözlerinde görmek istemediğim cevapları, kalbimi paramparça eden ve hep o güneş ışığıyla hatırlayacağım parktan, hiç bilmediğim evlerin ter kokulu arka odalarından, gürültülü, ruhsuz kafe köşelerinden, sırtımı dayadığım duvardan, günlerce seyrettiğim tavandan, karanlıkta parlayan bira şişelerinden.. bana en çok yanımızda bir 3. kişi olduğunda sarılan, yüzlerine bakmadığımda, onları aşağıladığımda beni sevdiklerini düşünen… beni tanımayı kendileri için tehlikeli bulan oğlanlardan, kızlardan aldım…” duydum…
Duymak istemediğim bir yanıt yok artık… Hatırlamak istemeyeceğim bir çok anı var sadece, biliyorsun…
Ama bir daha “öyle bakma” demiyeceğim sana… Kötü de olsa, hepsi bendim…
“Ben aptal değilim…, hadi konuş, yeter!…” diyen sendin…
Şu an saat tam 05.47…
Günaydın…
Seni dinledim bütün gece…
Martılarda uyumuştur değil mi? Nerede acaba?
Şimdilik bitti…
bende…
iç söz.
Ekim 8th, 2009 § Yorum yapın
Sonlu bir geometrik bir dizide baştan ve sondan aynı sıradaki terimlerin çarpımı sabittir. Ve ilk ve son terimin çarpımına eşittir*.
- – - – - – - – -
“Nasıl?”
“Bu dil gerçekten çok gülünç ve düşüktür; çünkü bu adamlar, bir şekli kare hâline getirmekten, bir çizgi üzerine bir şey kurmaktan, bir ekleme yapmaktan ve benzeri şeylerden söz ederken, iş adamı, uygulama adamı gibi konuşurlar; oysa bu bilimin saf bilgiden başka konusu yoktur.”
“Buna hiç şüphe yok.”
“Öyleyse şunu da kabul etmek gerekir, değil mi?”
“Neyi?”
“Geometrinin konusu, doğup ölenin değil, hep var olanın bilgisidir.”
“Bu kolayca kabul edilebilecek bir şey,” dedi “çünkü geometri hep varolanın bilgisidir.”
“O halde sevgili dostum, bu bilim ruhu hakikate çeker, yanlış olarak yere eğdiğimiz bakışlarımızı yüksekteki şeylere döndüren o felsefeye özgü düşünüş tarzının ruhta gelişmesini sağlar**.”
söz iç’mek
Ekim 8th, 2009 § Yorum yapın
Söz içen ocak
ateşine benzer.
İçin için tutuşur durur.
Söz diye bazen kendine yürür.
y’ol
Ekim 7th, 2009 § Yorum yapın
BU MEKTUP SENDE DURSUN
Dur.
Burada, uzun uzun, bir durakta dur olmuşum.
Oradaydım, şimdi.
Burası araf’tan sonrasıdur... arafımı da, yazmıştım
bir gün sana..
sen o arafı okuyunca ağlamıştın.
Ben de yazarken dur.. çok ağlamıştım hemde.
Esrar dede kadar ağlamıştım:
“Ağlatmayacakdın, yola baktırmayacakdın;
Ol va’de-i tekrar-be-tekrarı unutma!
Burası araf sonrasıdur. Arafta çok bekledimdi.
Şimdi burada duracağım dur..
Dünya yuvarlakmış!.. O dönüyor! durdur.
Dönenlere bir şeyim yok diyeceğim; dur
Bende döndüm zamanında.. Döndüm, Durdum..
Şimdi dönmeye mecalim yok. Dur.
DUR UP DUR AY IM
BEN AR TIK! DUR AN OL AY IM
DUR ET MİŞ LER BEN İ İÇ TEN İÇ TEN DUR ET MİŞ LER.
değini
Ekim 6th, 2009 § Yorum yapın
98.
Felsefe hiç ilerleme kaydetmemiş? -Biri kaşınan bir yerini kaşıyınca bir ilerleme mi olmalıydı? İlerleme olmuyorsa, kaşıma sahici olmacak mı, ya da kaşınma? Bu uyarıma böyle tepkide bulunmak uzun uzun bu biçimde sürüp gidemez mi, kaşınmaya bir çare bulunana dek.
99.
Tanrı bana şöyle diyebilir: “Seni kendi ağzınla yargılıyorum. Kendi eylemlerin tiksintiyle sarstı seni, onları başkalarında görünce.
























