Küreselleşme ve Kültürel Değişim

1. GİRİŞ

1.1 Giriş metni ; “Küreselleşme” kavramına ilişkin farklı disiplinler değişik yorumlarda bulunmaktadır dolayısıyla önce yapmamız gereken küreselleşme kavramına ilişkin metodolojik bir yaklaşımda bulunmaktır.

1.2 Küreselleşme üzerine farklı düşünürlerden görüşler; Küreselleşmeye üzerine yapılabilecek olan ilk tanım olarak genellemeler esasına dayanarak ve alıntılayarak şunları söyleyebiliriz; ►Küreselleşme; uluslararası düzeyde ülkeler arasında mal, hizmet, uluslararası sermaye akımlarının ve teknolojik gelişimlerin hızlı bir şekilde artması ve serbestleşmesi nihayetinde ortaya çıkan ekonomik birtakım gelişmelerdir. “Ülkelerarası mal işlemleri, çeşitliliği, değer artışları, hizmetler, uluslararası sermaye akımları, teknolojinin çok hızlı ve yaygın bir şekilde yükselmesi ve bu sayılanların ülkeler arasında giderek serbestleşmesi sayesinde ortaya çıkan daha çok ekonomik kökenli gelişmeleri ifade eder[1]► “Bugün, piyasalara küresel perspektiften bakılıp uluslararası ilişkilerde ülkelerin geleneksel ekonomik, politik ve ulusal güvenlik analizi yapılırsa buna teknolojiyi de eklemeli, çevre ve kültür faktörlerini de göz ardı etmemeliyiz. Globalleşme, bu boyutları ile de dünya devletlerini önemli ölçülerde etkilemektedir.[2] ►“Küreselleşme dediğimiz harikulade bir makineye benzer. İmha ettiklerinin karşılığını alır. Modern ziraatın makineleri gibi büyük ve hareketlidir. Fakat çok karmaşık ve güçlüdür. Koşarcasına sahalar açar ve sınırları önemsemez. Hareketlilik devam ettiğinden, makine, arkasında büyük tahribat izleri bırakırken, aynı zamanda büyük miktardaki refah ve zenginliği beraberinde getirmektedir. Zengini daha zengin, fakiri daha fakir yapmaktadır. Fakat direksiyonda kimse yoktur. Hızını ve yönünü kontrol eden bir iç dinamiği veya direksiyonu olmayan bir makine… Olabildiğince özgür ve de sınırsız… (Bu durum temelde onun kendi içsel istekleriyle yönlendirilmiş gelişme hareketi tarafından sürdürülmektedir). Makine, dünyayı yeniden yapılandıran, kendi kendine işleyen, bir ekonomik sistem draması oluşturan, zorunlu global endüstriyel devrimin zorunlulukları tarafından yönetilen modern kapitalizmdir[3]”. ►Küreselleşme dünyayı tek yer olarak kavrayan, yeni bir bilincin şekillenmesi olarak da ele alınılabilir. Bu doğrultuda “bir bütün olarak dünyanın somut yapılaşması” şeklinde yani dünyanın sürekli yeniden kurulan bir çevre olduğu düşüncesinin küresel düzeyde yayılması ekseninde tarif edilmiştir[4]. Ve son olarak; ►Küreselleşme; uzak yerleşimlerin birbirlerine, yerel oluşumların millerce ötedeki olaylarla biçimlendirildiği yada bunu tam tersinin söz konusu olduğu yollarla dünyayı ister istemez birbirine bağlayan, dünya çapındaki toplumsal ilişkilerin yoğunlaşmasıdır.[5]

2. TANIMLAR & KÜRESELLEŞMENİN ETKİLERİ

2.1 Başlangıç; Yukarıda alıntılama esasına dayanarak yaptığımız genel ve az çok üstü kapalı tanımdan sonra şimdi daha özel bir açıklama yapmak gerekmektedir. “Küreselleşme” dediğimiz şey en genel anlamı ile kapitalist üretim tarzının dünya genelindeki yayılma sürecidir. Durum böyle olunca dünya üzerinde küreselleşmenin etkilerinden fayda sağlayan birtakım kişiler, kuruluşlar ve ülkeler bulunmak zorundadır ve dolayısıyla durumdan faydalananların olduğu yerde gözlemleyebileceğimiz kayba uğrayanlar tarafında da çeşitli gruplar, sınıflar ve ülkeler olacaktır. Asıl olarak küreselleşme ile ilgili bir iki sayfa okuyabilen insan dahi kaybedenler tarafında işlerin her geçen gün kötüye gittiğini görmezden gelemez; küreselleşme dünya üzerinde her geçen gün göçlere, ekonomik, siyasal ve toplumsal buhranlara neden olmaktadır. Küreselleşme ile dünyada sınıflar ve ülkeler arasındaki uçurum günden güne artmaktadır çünkü küreselleşme kavramının içini dolduran temel öğe sermayedarların ve zengin ülkelerin kazançlarına kazanç katmasından başka bir şey değildir. Küreselleşme süreci toplumlara bir taraftan yeni olanaklar, yeni zenginlikler sunarken bir taraftan da doğası gereği yeni eşitsizliklerin ve sorunların ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Esas olarak 1980’li yıllardan itibaren ivmesini arttırmış olan küreselleşme ve küreselleşen ekonomi Sosyalist Sovyetler Birliğinin yıkılması ile savunmasız kalan doğu bloğunun şartlarının elverişsizliğinden ötürü bu coğrafyada üretim ve tüketim anlamında yayılma olanağı bulmuş, gelişmiş, gelişmekte olan ve az gelişmiş olan ülkelerin dünya üretiminden aldıkları paylar arasındaki farkı hızla açmıştır. Küreselleşme ile XXI. yüzyıl sınıf sisteminde gözleyebildiğimiz, zengin ülkelerin ekonomi pastasından aldıkları pay, yani üretim teknolojisine sahip olan toplumların ve ülkelerin giderek daha da fazla zenginleşmesine II. ve III. dünya ülkeleri diye tabir edilen ülkelerin ise daha fazla fakirleşmesine neden olmuştur. Küreselleşmenin olumsuz etkilerinden kendilerini koruyamamış ülkelerde suç oranlarında artış gözlenmiş, bu ülkelerde işsizlik artmış ve kültürel – toplumsal karmaşa yaşanmaya başlamıştır. Küreselleşme ile ulusal ekonomilerin iç dinamiklerinin kontrolü yapılamaz hale geldiğinden piyasa ekonomisi birkaç büyük devletin ve büyük sermayedarların kontrolü altına girmiştir

2.2 Küreselleşmenin etkileri; Küreselleşme sürecinin hız kazanması ile ulus-devletlerin kendilerine sormaları gereken sorular da değiştirmiştir, bu süreçte ulus-devletlerin kendilerine sormaları gereken en önemli soru egemenliklerinin durumu olmalıdır çünkü uluslararası alanda paylaşımı artan ekonomik, siyasi ve askeri (Türkiye’ye için örnek verecek olursak Gümrük Birliği, Avrupa Birliği, NATO gibi) bağımlılıkların, ülkelerin toplumsal refahı artırıcı sosyal politikalar izlemelerine ve yürütmelerine engel oluşturmuştur. Sermayedarların güçlerinin iyiden iyiye artması ve dünyanın en büyük ilk 200 ekonomik gücünün büyük çoğunluğunu ülkelerin değil şirketlerin oluşturduğunu da düşünürsek devletlerin dünya ekonomisi üzerindeki etkilerinin ne kadar zayıfladığını daha iyi görebilmiş oluruz.Örnek olarak verebileceğimiz araştırmalardan Sarah Anderson ve John Cavanagh tarafından 2000 yılında hazırlanan “Top 200: The Rise of Corporate Global Power[6]” adlı raporda şu sonuçlar ortaya çıkmaktadır: I. Ülke milli geliri ve şirket satışlarının karşılaştırılmasına dayanarak dünyanın en büyük 100 ekonomisinin 51’ini şirketler, 49 tanesini ise ülkeler oluşturmaktadır. II. En büyük 200 şirketin toplam satışı, yoksulluk içinde olan 1.2milyar insanın (dünya nüfusunun % 24’üne eşit) yıllık gelirinin 18 katıdır.En büyük 200 şirketin satışları, dünya ekonomik faaliyetinin % 27.5’ine eşittir. Bu şirketler, dünya işgücünün yalnızca 0.78’ini istihdam etmektedir. 1983-1999 yılları arasında, en büyük 200 şirketin kazancı % 362.4artarken, istihdam ettikleri işgücü yalnızca % 14.4 artmıştır. Bütün bu oluşumlar, küreselleşme sürecinin ulus ötesi şirketlerin çıkarlarına yönelik olması ve böylelikle insanlığın ortak çıkarını gözetmemesi açısından eleştirilebilir niteliktedir. Küreselleşmeye aşağıdaki tabloda görüleceği gibi kimi toplumlar önyargı ile bakmaktadırlar. Endonezya, Tayland gibi ülkelerde küreselleşmenin sosyal gerilimi arttırdığı, eşitsizliklere yol açtığı görüşü hakimdir.

3. KÜLTÜREL DEĞİŞİM

3.1 Türkiye’de Küreselleşme ve Kültürel Değişim; Küreselleşmenin hız alması ile dünya üzerinde az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler hızlı ve dengesiz, kontrolsüz bir değişim içerisine girmiştir. Bu hızlı, dengesiz ve kontrolsüz değişim ve gelişim içerisinde olan ülkelerde(ki buna Türkiye’de dahil olmak üzere) küreselleşme kavramı iletişim teknolojileri ve zenginlikleri ile doğru orantılı olarak uluslararası, ulusal, bölgesel ve yerel katmanlara ait siyasi, ekonomik, sosyal, ekolojik, kültürel ve hatta coğrafik sistemlerin birbirlerine karşı farkındalıklarının git gide artmasına neden olmuştur. Geçişgenlikleri ve birbirlerini etkileme güçleri iletişim teknolojileri ile arttığından küreye ait gelişmelerin tüm dünya üzerinde incelenip irdelenebilir hale gelmesine olanak sağlamıştır. Durumun böyle olması ister istemez etken ve edilgen güçleri ortaya çıkarmıştır. Bu süreçte kendisine edilgenler sınıfında yer bulabilen Türkiye kültürel ve sosyal değişikliklerin içerisine girmiştir.

Küreselleşme en temelde toplumlardaki günlük deneyimlerin yapısını değiştirmektedir. Küreselleşme olgusu ile dünya üzerindeki kültürler dışarıdan bakılınca harmanlanmaktaymış gibi bir görüntü veriyorsa bile(fotoğraf 10^) aslında olmakta olan baskın olan para gücünün, iletişim teknolojilerine sahip olan sınıfın ve onları yönlendirebilme yetisine sahip yönetici zümrenin topluma dayatmak istediği kültürün insanlara empoze edilmesinden başka bir şey değildir. Küreselleşme ile birlikte dünya üzerinde yaşamakta olan insanların iletişim teknolojileri ile (televizyon – Internet vb.) birbirleri ile sosyal ilişkiler kurması sağlanmış ve dünya üzerindeki farklı uygarlıkların birbirlerine bağımlılıklarının artması yanında birbirlerine olan ihtiyaçları artmış gibi gösterilerek kültürel dengeler bozulmuştur. Tüm bunlardan sonra etnosantrizm (halk-bencillik) dediğimiz olgu ortaya çıkmıştır, örnek verecek olursak ismi Müslüman dünyasında fazla kullanılan birisinin ABD’ye vize alırken ilk önce terörle mücadele ekiplerince incelenme altına alınması halk-bencilliğe örnek verilebilir. Diğer yandan küreselleşme olgusunun toplumlara genel anlamıyla faydaları da dokumaktadır, küreselleşme ile insanlar aynı dünya üzerinde yaşadıklarının farkına varmışlar ve bireyler, gruplar, uluslar dünyanın bir ucundan diğer ucuna duyarlılıklarını artırmış ve birbirlerine karşı olumlu anlamda bağımlı hale gelmişlerdir; 1999 yılında yaşanan Marmara depreminde dünyanın dört bir yanından Türkiye’ye yardım yağması yada 2005 yılında Amerika’nın New Orleans eyaletinde meydana gelen Katrina Kasırgası felaketini tüm dünyanın dehşet ve üzüntü içinde izlemesi bu duyarlılıklara örnek gösterilebilir.

 

“Küreselleşme kavramı bazen dünya toplumlarının birbirine benzeme süreçlerini, buna bağlı olarak tek bir global kültürün ortaya çıkmasını; bazen de toplulukların ve kimliklerin kendi farklılıklarını ifade etme ve tanımlama sürecinde kullanılabilmektedir… Aslında bu iki nitelik de, globalleşen kültürel yapılar ile farklılıkları, yerelliği ve tikelliği yaşama geçiren kültürel pratiklerin eşzamanlılığı, beraberliği ve birbirlerini tamamlayıcılığı, küreselleşme sürecinin tam da kendisidir”[7] Türkiye’den yola çıkarsak ve yukarıdaki fotoğrafta gözlemlediğimiz kompozisyonun oluşmasını sağlayan etkenlerden birinin de küreselleşme olduğunu kabul edersek son tahlilde söylenebilecek olan söz gelir dağılımındaki uçurumun günden güne arttığı olmalıdır. Küreselleşme ekonomik anlamda ele ilk alındığında, dünya üzerinde yaşam standartları yükseltiyormuş gibi görünse de zengin ve yoksul milletler arasında farkı hızla arttırmaktadır. Para psikolojik silah olarak kullanılmaya başlanmış ve dünya üzerinde ekonomik savaşlar yapılmaya başlamıştır. Baskın ekonomik kuvvetler küreye ait dengeleri bozmuş, kürede her geçen gün tüketim ve üretim artar hale gelmiştir. Para amaç emek ise paraya ulaşmak adına yalnızca araç olarak görülmeye başlanmıştır.

Gelir dağılımında ulusal sınırların önemsenmemesi yani ekonominin ve üretimin küreselleşmesi bize gelir dağılımında bu ülkelerdeki dengesizliğin nasıl arttığı sorusuna götürür. Uluslararası karşılaştırmada zengin ve yoksul insanlar arasındaki gelir dağılımı bozukluğu artmıyormuş gibi görünüyor olabilir, esas olarak dünyanın en yoksul ülkeleri nispeten küçük ülkelerdir, örneğin Doğu ve Güneydoğu Asya’nın geniş yüzölçümüne sahip ülkeleri üretim çarkına dahil olarak aslında hızlı bir şekilde büyümekte ve hayat standartlarını yükselmektedir. Öte yandan bu ülkeler global ekonomi içerisine büyük ölçüde teşvik de edilmektedir. Bu örnek, gelir dağılımında zengin ve yoksul ülkeler arasındaki dengesizliğin giderek büyümesine rağmen, buna benzer bir durumun bazen nasılda gözden kaçabildiğini bize göstermektedir.

Tarih geleneği ve tarih metodundan yola çıkarak küreselleşme kavramını gözden geçirirsek, gelişmekte olan ülke vatandaşlarının yaşam standartlarındaki kötüleşme gerçeğini bir kenara bırakabiliriz. Gelişmiş ve ekonomisini iyileştirmiş ülkeler de, sanayileşme süreci boyunca aynı aksaklık ve tecrübeleri muhakkak ki yaşamışlardır( yani Avrupa’da sanayi devriminin 1830’larda yaşanmış olduğu gerçeğini göz ardı edemeyiz). Bu ülkelerde gelişim süreçleri boyunca mecburen bazı bedeller ödemişlerdir, dolayısıyla yoksul kırsal bölgelerdeki üretim anlamında modernleşmeye geçişte (globalleşen uygarlıktan ötürü[8]) daha fazla başarısızlık ve sorun ile karşılaşılması bizi bu denli şaşırtmamalıdır. Bu bağlamda şunu söyleyebiliriz ki, gelişmiş ülkeler, gelişmekte olan ülkelere göre, küreselleşmenin etkilerinden kendilerini daha iyi koruyabilmektedirler. Küreselleşme XXI. Yüzyıl toplumlarının kaçınılmaz sonu olarak görülüyorsa yapılması gereken şey bu süreçten en az hasarla çıkabilmenin yollarını bulabilmektir.

4.1 Yararlanılan kaynaklar, kitaplar, makaleler[9]

-JOON CHANG, Ha. Kapitalizmin İktisadi ve Entelektüel Tarihi Neoliberal Kapitalizmi Haklı Çıkartmak İçin Nasıl Yeniden Yazıldı? (Cambridge University, UK)

-ESGİN, Aslı. ULUS-DEVLET VE KÜRESELLEŞMEYE İLİŞKİN BAZI TARTIŞMALARC.Ü. Sosyal Bilimler Dergisi Aralık 2001 Cilt : 25 No: 2 185-192

-YELDAN, Erinç. NEOLİBERALKÜRESELLEŞME İDEOLOJİSİNİN KALKINMA SÖYLEMİ ÜZERİNE DEĞERLENDİRMELER – BİLKENT ÜNİVERSİTESİ

-ÇUBUKÇU, Aydın. Küreselleşmenin Sosyal Demokrasisi - Aydın Çubukçu -SCHWAB, Peter & POLLİS, Adamantia. Küreselleşmenin İnsan Hakları Üzerine Etkisi

-ÖZPINAR, Ömer & ŞİMŞEK, Ergün. KÜRESELLEŞMENİN GETİRDİĞİ SORUNLAR VE BU SORUNLARA ÇÖZÜM ÖNERİLERİ Uludağ Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi Cilt XXII, Sayı 2, 2003, s. 1-11

-Dr. H. KÖSE, Ömer. KÜRESELLEŞME SÜRECİNDE DEVLETİN YAPISAL VE İŞLEVSEL DÖNÜŞÜMÜ (Sayıştay Baş denetçisi) -Doç. DR. ZENGİNGÖNÜL, Oğul. Nedir bu küreselleşme? Kaçabilir miyiz? Kullanabilir miyiz? Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü Dokuz Eylül Üniversitesi Siyasa, Yıl:1, Sayı:1, Bahar 2005

-UÇUKOĞLU, Nihat. NEO-LİBERAL POLİTİKALAR, ÖZELLEŞTİRME VE SANAYİYE ETKİLERİ -Prof. DR. KORAY, Meryem. REEL KÜRESELLEŞME VEYA KÜRESELLEŞMENİN REALİTESİ

-GİDDENS, Anthony. (1994), SOSYOLOJİ (Haz.. Cemal GÜZEL),Ayraç Yayınevi Ankara (II.Baskı Kasım 2005) -SEZAL, İhsan. Öncü Sosyologların Kaleminden SOSYOLOJİ. Tekağaç Yayınevi (IV. Baskı Eylül 2004)

-SANDER, Oral. Siyasi Tarih, İlkçağlardan 1918’e. İmge Kitapevi (XIII. Baskı Ekim 2005)


[1] IMF World Economic - 1997

[2] Thomas FRIEDMAN “The Lexus and The Olive Tree” (Beyond The WTO: Alternatives to Economic Globalization, International Forum on Globalization, Nov’99)

[3] William GREIDER’in küreselleşme üzerine görüşü

[4] Marshall’ın küreselleşme üzerine görüşü

[5] Antony GIDDENS’ın küreselleşme üzerine görüşü

[6] “Küresel güç işbirliğinin doğuşu” Sarah ANDERSON – John CAVANAGH “2000”

[7] E. Fuat KEYMAN, ve Ali Yaşar SARIBAY, “Küreselleşme, Siyaset ve Toplumsal Yaşam”, Küreselleşme Sivil Toplum ve İslam, (Der.: E. Fuat KEYMAN ve Ali Yaşar SARIBAY), Vadi Yayınları, 1998

[8] SANDER, Oral – Siyasi Tarih Cilt 1 - sayfa 143

[9] Herhangi bir kronolojik yahut alfabetik sıra gözetilmemiştir.

 

 

“Hacettepe Üniversitesi Tarih Bölümü Orkun PINAR (Aralık 2006 - Ocak 2007)”

1.0 Türk Dili ve Felsefe İlişkileri Üzerine

               1.1 Giriş 

               Yazın, Felsefe ve Türk Dilinin İlişkileri Üzerine Deneme 

               Türk Dili yapısı gereği anlamlar bakımından bir yandan karışıklıklara neden olabilecek özelliklere sahipken diğer bir yandan Türkçe’deki edimler yazın ve felsefe ile uğraşanlar için daima yeni ufuklar açabilecek özelliklere sahip olmuşlardır. Türk Dilindeki kelimeler yapıları, dil mantığı ve sessel akrabalıkları gereği birbirlerini tamamlayıcı nitelikte bir öz yapı oluştururlar, bazen karşılaşılan bir problem üzerinden Türkçe’ye çokbakışlı olarak yaklaşılması kişinin konuştuğu dilin özelliklerine dair fikirlerini  toptan değiştirebilecek şeylere neden olabilmektedir; şimdi burada bireysel deneyimimizden hareket ederek “özel” kelimesini ele alalım, “özel” kelimesi esas olarak tek bir anlam karşılar, bunlar “hususi, kişiye özgü, kişisel vb.” anlamlardır, ancak kelimelerin derinlerinde yatan anlamları irdelemeyi seven insan yaklaşımıyla Temmuz 2006’da çektiğim fotoğraflarda[1] (−ki aynı dönemde yazdığım bir denememede konu olmuştur−) ortaya çıkan “özel durumu” paylaşmak adına nasıl bir yol izlemeliyim diyerek düşünürken dil daha önce birçok kez olduğu gibi bana yine yeni bir yol açmış bulunmaktadır, dilbilim metodolojisi açısından şimdi yapacaklarımın herhangi bir bilimsel tarafı olup olmadığını bilmeyerek başlıyorum, kelimemizi ilk önce ortadan ikiye bölüyoruz, “öz” ve “el” kendi başlarına anlamlar taşıyan iki ayrı kelimedir, “özel” yapısı gereği birleşik bir kelime mi bunu bilmiyorum; −öz− birincil anlamı ile “arı, has, katışıksız, vb.” anlamları karşılar, −insanın öz’ü− tamlaması ile −insanın özel’i− tamlamaları arasında şimdi biraz felsefi yaklaşımlarda bulunmak ve düşünmek gerekmektedir, “el” ise Türkçe’de mecaz anlamda “baskı, idare yönetim” anlamlarına ve ikincil anlamları ile “yabancı, yabancılık, vb.” anlamlarına gelmektedir, şimdi tercih nedeni olarak anlam arama güdümüzle hareket ederek yazalım, özel bir anlam vererek ortaya çıkan kelimemize bakalım; “−içyabancılık−”, türü hiçbir sözlükte bildirilmemiş ve kategorize edilmemiş bir kelime ortaya çıktı, şimdi üzerine şöyle bir tümce yazabiliriz;  −− “Kişinin ‘özel’i esas olarak yaşadığı kendi içyabancılığından başka bir şey değildir, hayata dair olgular paylaşılarak anlamlarına ulaşmakta ise özel bulduklarımızın yarattığı sıkıntıdan, kendi içyabancılıklarımız olması gereği kurtulmak imkanı olmayacaktır…”   

               1.2 Konuyla İlgili Örneklendirme[2] 

               Kişisel deneyimlerim doğrultusunda yukarıda yaptığım örneklendirme yöntemiyle yaptığım açıklama sürdürülebilir ve verilebilecek olan örnekler arttırılabilir ancak bu konunun içyabancılığımız olarak kalması bazen iyidir, şimdi Felsefe’nin dil ile olan ilişkilerine dair yaptığı çıkarımlarla her zaman şaşkınlıklar yaşamama neden olmuş olan Oruç ARUOBA’nın yapıtlarında ortaya koyduklarını ve tercih nedeni olarak yine anlatmaya çalıştıklarımızı pekiştirmesi açısından Ludwig WITTGENSTEIN’ın belirlediklerini okuyarak ilerleyebiliriz.  

Oruç ARUOBA, uzak, § Özlem Çekene Kılavuz[3] 

1.

Özlem, nasıl, “burada”, ‘daha önce’ bilinmişi özlemekse − yani, şimdi “burada” olmayanı görmekse; belki, özleyen, özlenen, çok daha ‘önce’ de görmüştür − belki, onu, bilmeden önce bile, özlemiştir − o, “gelmeyeceğini bildiğini”…  “Beklemek” ile “gelmek” arasındaki ilişki, “özlemek” ile “gitmek” arasındaki ile bağlantılandırılabilir− bu karşılaştırmaya da, bir yanından “daha”, öteki yanından “artık” belirlemeleri katılabilir:− beklenen daha gelmemiştir, özlenen artık gitmiştir.−Felsefenin, kendi bilinci içinde ve daha tarihteki ilk biçimlerinde bile, bir şeye (“bilgelik”) sahip olmadan; hatta, hiçbir zaman ulaşılmayacağını bilerek, onu “sevmek” anlamını içermesi şaşırtıcıdır − bu, herhalde, felsefenin zaman ile ve insan etkinlikleri ile ilişkileri içinde düşünülebilir. 

11.

Özlem, “Yeniden − gelecek misin bana  − hep? sorusuna artık yanıt bulamama konumudur, − “Ne zaman hiç gitmeyeceksin?” sorusunun ise daha hiç sorulmadığı konum… “Gitmek” ve “Gelmek” çok garip edimlerdir : gitmek, ‘ayrılınılan bir yer’ ile ‘yönelinmiş bir yer” anlamlarını; gelmek de, ‘daha önce başka bir yerdeyken şimdi bu yerde bulunma’ anlamlarını içerir − ama, bir karşılıkla: bir yerden/bir yere/ /gitmek/gelmek, garip bir biçimde, karşıt/aynı anlamları verir − bir yolu yürüme anlamını…

Almanca’nın bir özelliği, “gitmek” ile “yürümek” edimlerini aynı saymasıdır, −bunu da, tek kişilik bir edim olarak, birden fazla kişiyi içerebilecek “bir araçla gitmek” ediminden ayırır. Bu fark Türkçe’de de “yürümek” ile “sürmek” edimleri arasındaki farkta görülebilir. 

49.

Özleyen, hep, durup durup, özlenenin geldiğini, gelmekte olduğunu, şimdi, biraz sonra, handiyse geleceğini kurar:− Özleyenin, özlenenin bulunduğu yere akan tasarımları, özleneni, alıp, sanki, taşıyarak, geriye doğru, özleyenin bulunduğu yere götürür. Özlem, özleneni, özleyene, getirir. 

Burada da günlük dilin ‘mantığı’ içinde, “götürmek”/”getirmek” edimlerine −ve bunların “gitmek”/”gelmek” edimleri ile ilişkilerine− dikkat çekmek istiyorum : birçok dilde dağınık duran bu ilişkiler, Türkçe’nin şaşırtıcı ‘mantığı’ içinde; ve daha ‘sessel’ düzeyde beliren ‘akrabalık’larla, yerliyerinde, dilegelir.  

50.

Özlem, dönünce bulunulucağı düşünülenmektuptur. Özlem, dönünce bulunulucağı umulanmektuptur. Özlem, dönünce bulunulucağı beklenenmektuptur. 

Çok farklı üç edim − ama, hem bir ‘mantıksal’ dizi, hem de bir ‘duygusal’ sıra oluşturuyorlar: Birşeyin olanağını düşünmek; bu olanağın gerçekleşmesini ummak; bu gerçeklikle karşılaşmayı beklemek − bu da, ‘istemek’ ediminin oluşma aşamalarını belirtiyor gibi: Bir şeyin olanaklı olmasını istemek; bu şeyin gerçek olmasını istemek; gerçekleşmiş bu şeyi elde etmek istemek… 

106.

Özlem, özleyenin özlenen ile yeniden buluşma olasılığı arttıkça, ya da zamanı yaklaştıkça, −garip ya işte−,azalacağı yerde çoğalır:− Özlemi azaltabilecek tek şey, çünkü, özleneninkendisidir − özleyenin ‘kollarında’, kanlı-canlı, orada,olması… Özleme tek çare, özlemin, artık, olamamasıdır −yoksa, özlem, hep, vardır… Özlem, hep… 

“Halvet” eskilerin tasarımlarında şu yüzden o kadar önemli bir yer tutar ki, özlemin temel koşulunu içerir: “Hasret” içindeki özleyenin, özlenen ile birarada olmazken; “Vuslat” umarak, onunla birarada olmayı; “Halvet”i kurmasının koşulu…İş aslında, şöyle bir ‘üçlü’ içinde yürür :−“Hasret”,-“Vuslat”-“Halvet”:−1)Özlem, şimdi, özlenen ile bir arada olamamaktır.2)Kavuşma, şimdi, özlenen ile yeniden biraraya gelmektir.3)Birleşme, şimdi, özlenen ile birarada olmaktır.Bu üçlünün oluşturduğu, aslında, geçmişte ‘tersinden’ işlemiş olan bir süreçtir : şimdi özleyen ile özlenen olan iki kişi, geçmişte, önce birarada olmuş, sonra hep biraraya  gelmiş; sonra da ayrılmışlardır − şimdi, özleyen, süreci gerisin geriye, yürür − geleceğe doğru…Hasret, Halvet uman Vuslat beklentisidir. […] 

Oruç ARUOBA, yakın, § kut arayana kılavuz[4] 

99.

Kut, dünyanın bütün keşmekeşine karşın, bir an oluşuveren sessizlikle gelen dinginliktir. 

Türkçe’nin aynı kökten getirdiği “dinlemek” ve “dinelmek” edimleri arasındaki ortaklık şaşırtıcıdır. Bu ortaklık, hatta çakışma, şöyle durumlarda belirebilir:-Bir insanın, ıssız bir kilisenin loşluğunda, açılıp kapanacak bir kapının sesini beklemesi;sabah ezanından kuşluk vaktine kadar geçen süreyi, hiç kıpırdamadan, gözleri kapalı izlemesi;karda, geceleyin, yalnız yürürken, bir an durarak −adımlarının hışırtılarını duyarak− kulak kabartması;ziyaret ettiği karanlık bir mezarlıkta, −hiçbirşey görmeden− servi hışırtılarını dinlemesi… 

Oruç ARUOBA, olmayalı, § kişinin yaşamının anlamı[5]     

99.

     Kişinin yaşamının anlamı (Türkçe’de inanılmaz bir ‘mantık’ içinde işleyen) bazı ‘fiil’ler içinde oluşur:-   −göstermek   −görünmek   −görülmek   −gözükmek     Bunlar, kişinin kendi yaşamının temel oluşturucuları olan ilişkileri içinde, kendisini, öteki, ilişkide bulunduğu kişilere göre kendi içine koyduğu konumları belirler:-     Kendisini kendisi olarak göstermek.     Kendi olarak görünmek.     Kendi olarak görülmek.     Kendi kendiliğiyle gözükmek.     İçinde gösterdiği, göründüğü, görüldüğü, gözüktüğü birşeydir, anlamı, yaşamının, kişinin… 

Ludwig WITTGENSTEIN – Tractatus Logico-Philosophicus[6] […] 

3.142              Ad nesneyi imler. Nesne onun imlemidir. (“A” ile “A” aynı imdir.)

3.232              Gündelik dilde, sık sık, aynı sözcüğün farklı tarzda imlediği−yani, farklı simgelere bağlandığı−görülür, yada, farklı tarzda imleyen iki sözcüğün, tümcede dışsal olarak aynı  tarzda kullanıldığı. Böylelikle, “dır” sözcüğü, tümleç olarak, eşitlik imi olarak ve varoluşun dilegetirilişi olarak kullanılır; “varolmak”, “yürümek” gibi geçişsiz fiil olarak; “özdeş” de sıfat olarak kullanılır; “birşey” üzerine konuşuruz, ama, “birşeyin olup bitmesi”nden de söz ederiz. Esmer esmerdir” tümcesinde −ilk sözcük bir özel isim, ikincisi bir sıfattır− bu sözcükler yalnızca farklı imlemlere sahip değildir, bunlar farklı simgelerdir.

4.002            İnsan, her anlamın dilegetirilmesini sağlayan diller kurma yeteneğine sahiptir; her sözcüğün nasıl ve neyi imlediği konusunda hiçbir fikri olmaksızın.−Nasıl ki insan, tek tek seslerin nasıl çıkarıldığını bilmeksizin, konuşur. Gündelik dil, insan örgenliğinin bir parçasıdır ve ondan daha az karmaşık değildir. Ondan, dilin mantığını dolaysız olarak çıkarmak, insan için olanaksızdır. Dil düşünceyi örter. Öyle ki, örtünün dış biçiminden, örtülen düşüncenin biçimi konusunda sonuç çıkarılamaz, çünkü örtünün dış biçimi, tamamiyle başka amaçlar için kurulmuştur; gövdenin biçimini belli etmek amacıyla değil.                     Gündelik dilin anlaşılması için yapılan sessiz düzenlemeler, korkunç derecede karmaşıktır.

4.1213         Şimdi şu duygumuzu da anlıyoruz: Doğru mantıksal yoruma sahibizdir, yeter ki simgesel dilimizde herşey bir kez yerli yerinde olsun. […]                       

               1.3 Değerlendirmeler

               En başta teker teker örnek aldığım tümceler ve metinlerin altında açıklamalarda bulunup değerlendirme yapmam gerektiğini düşündüm ancak bir bütünlük içerisinde ilerleyebileceklerinden duyduğum endişe ile yeni bir başlık açmamın daha doğru olduğunu gördüm, şimdi  başlayabiliriz. İlk önce Edebiyat tarihimizden yola çıkarak edebiyatın düşüncesi ve aklını konuşturalım ardından felsefe yazın ilişkisine dair çıkarımlarda bulunmaya çalışalım.

               Edebiyat Tarihimizin en parlak dönemlerinden biride ‘Divan Edebiyatı’ olarak adlandırılan eserlerin verildiği dönemlerdir, divan edebiyatının sırtını yasladığı unsur ‘hikmet’ yani ‘akliyat’ yada diğer bir deyişle ‘bilgelik’ olduğuna göre edebiyatımızın felsefe ile bütünlüklü bir yapı oluşturması döneminin tarihlendirmesini çok eskilere çekebiliriz, ‘divan’ edebiyatı eserlerinde ‘ilahi aşk’ ve ‘ebedi aşk’ kavramları birlikte işlenmektedir, ‘divan’ edebiyatı şiirleri bu yönüyle şiirin yalnızca duygu – duygulanım hali olmadığını aynı zamanda bir bilinç içeriğinin olması gerektiğini gösterir, bu bilinç bir düşünce süreci ile kazanılacak bir şey olması dolayısıyla ‘divan’ edebiyatına dair eserler vermiş olan sanatçıların aynı zamanda felsefeci olması gerekilirliğinide ortaya koyar, şiir ayrıca diğer dönemlerde yahut diğer türleri ile salt duygusal tepkime olarak düşünülmemelidirde, şiir kelimesi muhtemel olarak ‘şuur’ kelimesinden türemiştir ki  ‘şuur’ kelimesinin akıl anlamına geldiğini göz önünde bulundurursak,  ayrıca daha önce de vurguladığımız ‘bilgelik’ kavramı ile bu iki kavramı konuşturursak ortaya çıkacak olan ‘felsefe’ olacaktır, felsefe ‘bilgelik sevgisi’, ‘akli olanın sevgisinden’ başka bir şey değilse, edebiyat yahut şiir hiçbir zaman felsefeden ayrı düşünülemez. Felsefe ve Edebiyat kendi içlerinde barındıkları özellikleri ile tabii ki ayrı ayrı ele alınacak özelliktedir, bunlarda en genel hatları ile şunlardır; Bir kere felsefi ifade biçimi insanı perspektifin dışında tutar, edebiyat ise her zaman insanların giyebildikleri giysiler gibidir, edebiyat eserlerinin okuyucuları için her zaman oluşabilecek olan bir ortak payda, ortak anlam söz konusudur, amaçta esas olarak budur, felsefe daha çok anlaşılmamaktır, edebiyatta ayrıca tefekkür bulunur, duygulanım biçimi olarak genelde acıyı alan edebiyat bu haliyle yine insanları insanlara yaklaştırırken felsefenin yine buna benzer bir amacı bulunmamaktadır, felsefe öğreticidir, edebiyat bir iletişim biçimi iken felsefe genelde ayırıcı özelliktir; son olarak geriye dönüp son bir şey söylemek gerekirse, edebiyatta felsefede düşünceden hareketle işleyiş içerisindedirler, her ikiside o yada bu şekilde düşünce aktarıcısıdır, felsefe dolaylı yollardan ve fazlaca edebi kaygılar duymadan bunu yaparken edebiyat genellikler doğrudan ve duygulanım vasıtasıyla bunu gerçekleştirir. 

               Felsefi yazınla uğraşan insanlar için dilin ‘mantığı’nı kavrayabilmek ve kendi içerisinde sessel ve anlamsal düzenlilik, tamamlayıcılık gösteren, kelimeleri bularak değerlendirmek konusuna açıklık getirerek felsefe yazın ilişkisine dair bir şeylerden bahsetmeye başlayabiliriz; örnekler ve örneklerin açıklamalarında da gördüğümüz üzere günlük dilin mantığı içerisinde aslında birbirinden hayli uzak duran edimler, eylemler Oruç ARUOBA’ya dair verdiğimiz son örnekte olduğu gibi aslında aynı şeyi karşılamak adına kullanılabilir niteliktedir, önemli olan kişinin bu eylemleri dilsel mantık içerisinde doğru bir biçimde dizebilmeyi bilmesidir, ayrıca sessel akrabalıkları olan edimlerin anlamsal yakınlıklarının Türkçe’de ne kadar çok olduğunu yine örneklerde gördük, bu yakınlıklar dilimizdeki sessel akrabalıklardan doğan birtakım özelliklerin belirlenerek üzerinden kelimelerin kökenlerine inebilmemizi sağlayabilir biçimlerdedir ve dilimizin anlamsal tarihine ilişkin önemli sonuçlar doğurabilecek çalışmalarda bulunulması gerektiğinide ortaya koyabilmektedir; bu olgu görebildiğim kadarıyla dilbilimcilerin üzerinde fazlaca durmadıkları bir şey, felsefe yada daha başka anlamlarda açıklamalar getirilecek biçimde tarihçilerin bu konu üzerinde durduklarına örnek olarak gösterilebilecek materyaller ise elimizde fazlaca bulunmaktadır. Türkçe’nin sessel, mekanik kurulumu içerisinde çok fazla farkında olmadığımız ve bulduğumuzda bizi şaşırtan örnekler bulunmaktadır, yürüme kelimesini ele alırsak; yürüme, yürüyorum (fiilin 1.tekil şahıs şimdiki zaman çekimi), yürü/yorum; “kökü başka ekle, eki de başka bir kökle anlam verebilmektedir!”, ayrıca yine bireysel bir girişimim olan bir çalışmanı ardından bulduğum ve üzerine düşünmeye devam ettiğim olgunluk kelimesini ele alalım, olgun kelimesi anlam olarak dilimizde temel anlamı ile kullanılmamaktadır, olgun kelimesi “yetişkin, yetişmiş” anlamlarını karşılar, günlük dilde ise özelliklede psikoloji biliminin yanlış yönlendirmesinden kaynaklı olarak “kendisinden beklenen tavırları sergileyen insan modeli” şeklinde bir anlama bürünmüştür, yani kendisinden beklenen davranışları sergilemeyen bir olgunun ortaya koyacağı davranışları olgun davranışlar olmayacağından kişinin bir sıfatı haline getirilen olgunluk kişinin özelliklerinden biri olmaktan çıkarılır; […] olgun kelimesi yetişkinliğe ulaşmış anlamında kullanıldığında doğru anlamını bulacaktır, olgunluğa erişmiş kişinin genel olarak göstermek durumunda olduğu davranış kalıpları onun olgunluğunu gösterememektedir, biyolojik bir olaydır açıkçası. Olgunluk kavramını irdelersek ve bir süreç olarak kabul edersek herhangi bir ara form bulunmaksızın olgunluğa erişmiş kişinin, yada doğada gözlemlersek olgunluğa erişmiş bir meyvenin(ki meyveler olgunluklarının doruk sürecini çürümelerinde yaşarlar) sonra yaşayacağı süreç ölüm, yada diğer bir ifade ile ölgünlük olacaktır. Olgunluk ve ölgünlük kavramlarının birbirleri ile olan bu denli benzerliklerinin kaynağına ulaşmak gibi bir ihtimalin olup olmadığını bu konu ile ilgili derinlemesine bir araştırmada bulunmadığım için bilmiyorum ancak ortaya çıkan şey her ne olursa olsun dilimizdeki kelimeler arasındaki akrabalıklar irdelemek sanırım dilbilimciler, felsefe ile uğraşanlar ve çok fazla önem arz ettiği düşünülmesede tarihçiler için önemli ve gerekli bir konudur.            

               1.4 Sonsöz

              Bu deneme içerisinde hiçbir şeye açıklık getiremediğimin farkındayım, herhangi bir şeye herhangi anlamda açıklık getirilmemesi üzerine ise şunları söyleyebilirim, kavramlara açıklık getirerek çıkarımlarda bulunmak kavramların aynı anlamlarından bahsediyor olduğumuzun bir garantisi olması açısından önemlidir ancak henüz hakkında sadece öngörülere sahip olduğumuz bir konu hakkında yazdığımız bir şey ise aynı anlamlarından bahsedebileceğimiz bir öğesi olmayan bu yazıda, buna benzer nedenlerden ötürü sonsöz yazılmış ancak açıklama yaparak ortaya koymak metodu anladıklarımızdan ötürü kullanılmamıştır.  

Orkun PINAR

Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi ‘Tarih Bölümü’


[1] Belgenin orjinalinde kullanılmış olan fotoğraflar, içyabancılık serisinin I & III numaralı fotoğraflarıdır.

[2]Örnek olarak kullandığım metinler ve tümceler boyunca görülebilecek olan imla bozukluklarının anlamlar taşıyabileceğini düşünerek dokunmadım, örnek olarak alınmış metinlerin orijinal halleridir, −birşey−, −birara− gibi kelimeler yazar tarafından birleşik yazılmıştır.(Bu tür yaklaşımlar başka edebiyatçı ve felsefecilerimizde de gözlenebilmekte ve bir imza niteliği taşıyor olabilir düşünceside burada etkili oldu.), ayrıca  diğerlerinden daha küçük puntolarla yazılı olanlar yazarın tümceleri ile ilgili görüşleridir.

[3] ARUOBA, Oruç, yakın,1995, IV. Baskı Kasım 2004, Metis Yayınları.

[4] ARUOBA, Oruç, yakın,1997, III.baskı Mart 2005, Metis Yayınları..

[5] ARUOBA, Oruç, olmayalı,2003,  II.baskı Mayıs 2005, Metis Yayınları.

[6] Ludwig WITTGENSTEIN – TRACTATUS LOGICO-PHILOSOPHICUS, 4.baskı(Mart 2006) Metis Yay. Çev.Oruç ARUOBA

Merhaba Dünya!

Nukromu’nun denemelerini yayınlayacağı web günlüğünü, diğeri için şuraya tıklayabilirsiniz. Hadi bakalım hoşça kalın…