1.1 Giriş
Yazın, Felsefe ve Türk Dilinin İlişkileri Üzerine Deneme
Türk Dili yapısı gereği anlamlar bakımından bir yandan karışıklıklara neden olabilecek özelliklere sahipken diğer bir yandan Türkçe’deki edimler yazın ve felsefe ile uğraşanlar için daima yeni ufuklar açabilecek özelliklere sahip olmuşlardır. Türk Dilindeki kelimeler yapıları, dil mantığı ve sessel akrabalıkları gereği birbirlerini tamamlayıcı nitelikte bir öz yapı oluştururlar, bazen karşılaşılan bir problem üzerinden Türkçe’ye çokbakışlı olarak yaklaşılması kişinin konuştuğu dilin özelliklerine dair fikirlerini toptan değiştirebilecek şeylere neden olabilmektedir; şimdi burada bireysel deneyimimizden hareket ederek “özel” kelimesini ele alalım, “özel” kelimesi esas olarak tek bir anlam karşılar, bunlar “hususi, kişiye özgü, kişisel vb.” anlamlardır, ancak kelimelerin derinlerinde yatan anlamları irdelemeyi seven insan yaklaşımıyla Temmuz 2006’da çektiğim fotoğraflarda[1] (−ki aynı dönemde yazdığım bir denememede konu olmuştur−) ortaya çıkan “özel durumu” paylaşmak adına nasıl bir yol izlemeliyim diyerek düşünürken dil daha önce birçok kez olduğu gibi bana yine yeni bir yol açmış bulunmaktadır, dilbilim metodolojisi açısından şimdi yapacaklarımın herhangi bir bilimsel tarafı olup olmadığını bilmeyerek başlıyorum, kelimemizi ilk önce ortadan ikiye bölüyoruz, “öz” ve “el” kendi başlarına anlamlar taşıyan iki ayrı kelimedir, “özel” yapısı gereği birleşik bir kelime mi bunu bilmiyorum; −öz− birincil anlamı ile “arı, has, katışıksız, iç vb.” anlamları karşılar, −insanın öz’ü− tamlaması ile −insanın özel’i− tamlamaları arasında şimdi biraz felsefi yaklaşımlarda bulunmak ve düşünmek gerekmektedir, “el” ise Türkçe’de mecaz anlamda “baskı, idare yönetim” anlamlarına ve ikincil anlamları ile “yabancı, yabancılık, vb.” anlamlarına gelmektedir, şimdi tercih nedeni olarak anlam arama güdümüzle hareket ederek yazalım, özel bir anlam vererek ortaya çıkan kelimemize bakalım; “−içyabancılık−”, türü hiçbir sözlükte bildirilmemiş ve kategorize edilmemiş bir kelime ortaya çıktı, şimdi üzerine şöyle bir tümce yazabiliriz; −− “Kişinin ‘özel’i esas olarak yaşadığı kendi içyabancılığından başka bir şey değildir, hayata dair olgular paylaşılarak anlamlarına ulaşmakta ise özel bulduklarımızın yarattığı sıkıntıdan, kendi içyabancılıklarımız olması gereği kurtulmak imkanı olmayacaktır…”
1.2 Konuyla İlgili Örneklendirme[2]
Kişisel deneyimlerim doğrultusunda yukarıda yaptığım örneklendirme yöntemiyle yaptığım açıklama sürdürülebilir ve verilebilecek olan örnekler arttırılabilir ancak bu konunun içyabancılığımız olarak kalması bazen iyidir, şimdi Felsefe’nin dil ile olan ilişkilerine dair yaptığı çıkarımlarla her zaman şaşkınlıklar yaşamama neden olmuş olan Oruç ARUOBA’nın yapıtlarında ortaya koyduklarını ve tercih nedeni olarak yine anlatmaya çalıştıklarımızı pekiştirmesi açısından Ludwig WITTGENSTEIN’ın belirlediklerini okuyarak ilerleyebiliriz.
Oruç ARUOBA, uzak, § Özlem Çekene Kılavuz[3]
1.
Özlem, nasıl, “burada”, ‘daha önce’ bilinmişi özlemekse − yani, şimdi “burada” olmayanı görmekse; belki, özleyen, özlenen, çok daha ‘önce’ de görmüştür − belki, onu, bilmeden önce bile, özlemiştir − o, “gelmeyeceğini bildiğini”… “Beklemek” ile “gelmek” arasındaki ilişki, “özlemek” ile “gitmek” arasındaki ile bağlantılandırılabilir− bu karşılaştırmaya da, bir yanından “daha”, öteki yanından “artık” belirlemeleri katılabilir:− beklenen daha gelmemiştir, özlenen artık gitmiştir.−Felsefenin, kendi bilinci içinde ve daha tarihteki ilk biçimlerinde bile, bir şeye (“bilgelik”) sahip olmadan; hatta, hiçbir zaman ulaşılmayacağını bilerek, onu “sevmek” anlamını içermesi şaşırtıcıdır − bu, herhalde, felsefenin zaman ile ve insan etkinlikleri ile ilişkileri içinde düşünülebilir.
11.
Özlem, “Yeniden − gelecek misin bana − hep? sorusuna artık yanıt bulamama konumudur, − “Ne zaman hiç gitmeyeceksin?” sorusunun ise daha hiç sorulmadığı konum… “Gitmek” ve “Gelmek” çok garip edimlerdir : gitmek, ‘ayrılınılan bir yer’ ile ‘yönelinmiş bir yer” anlamlarını; gelmek de, ‘daha önce başka bir yerdeyken şimdi bu yerde bulunma’ anlamlarını içerir − ama, bir karşılıkla: bir yerden/bir yere/ /gitmek/gelmek, garip bir biçimde, karşıt/aynı anlamları verir − bir yolu yürüme anlamını…
Almanca’nın bir özelliği, “gitmek” ile “yürümek” edimlerini aynı saymasıdır, −bunu da, tek kişilik bir edim olarak, birden fazla kişiyi içerebilecek “bir araçla gitmek” ediminden ayırır. Bu fark Türkçe’de de “yürümek” ile “sürmek” edimleri arasındaki farkta görülebilir.
49.
Özleyen, hep, durup durup, özlenenin geldiğini, gelmekte olduğunu, şimdi, biraz sonra, handiyse geleceğini kurar:− Özleyenin, özlenenin bulunduğu yere akan tasarımları, özleneni, alıp, sanki, taşıyarak, geriye doğru, özleyenin bulunduğu yere götürür. Özlem, özleneni, özleyene, getirir.
Burada da günlük dilin ‘mantığı’ içinde, “götürmek”/”getirmek” edimlerine −ve bunların “gitmek”/”gelmek” edimleri ile ilişkilerine− dikkat çekmek istiyorum : birçok dilde dağınık duran bu ilişkiler, Türkçe’nin şaşırtıcı ‘mantığı’ içinde; ve daha ‘sessel’ düzeyde beliren ‘akrabalık’larla, yerliyerinde, dilegelir.
50.
Özlem, dönünce bulunulucağı düşünülenmektuptur. Özlem, dönünce bulunulucağı umulanmektuptur. Özlem, dönünce bulunulucağı beklenenmektuptur.
Çok farklı üç edim − ama, hem bir ‘mantıksal’ dizi, hem de bir ‘duygusal’ sıra oluşturuyorlar: Birşeyin olanağını düşünmek; bu olanağın gerçekleşmesini ummak; bu gerçeklikle karşılaşmayı beklemek − bu da, ‘istemek’ ediminin oluşma aşamalarını belirtiyor gibi: Bir şeyin olanaklı olmasını istemek; bu şeyin gerçek olmasını istemek; gerçekleşmiş bu şeyi elde etmek istemek…
106.
Özlem, özleyenin özlenen ile yeniden buluşma olasılığı arttıkça, ya da zamanı yaklaştıkça, −garip ya işte−,azalacağı yerde çoğalır:− Özlemi azaltabilecek tek şey, çünkü, özleneninkendisidir − özleyenin ‘kollarında’, kanlı-canlı, orada,olması… Özleme tek çare, özlemin, artık, olamamasıdır −yoksa, özlem, hep, vardır… Özlem, hep…
“Halvet” eskilerin tasarımlarında şu yüzden o kadar önemli bir yer tutar ki, özlemin temel koşulunu içerir: “Hasret” içindeki özleyenin, özlenen ile birarada olmazken; “Vuslat” umarak, onunla birarada olmayı; “Halvet”i kurmasının koşulu…İş aslında, şöyle bir ‘üçlü’ içinde yürür :−“Hasret”,-“Vuslat”-“Halvet”:−1)Özlem, şimdi, özlenen ile bir arada olamamaktır.2)Kavuşma, şimdi, özlenen ile yeniden biraraya gelmektir.3)Birleşme, şimdi, özlenen ile birarada olmaktır.Bu üçlünün oluşturduğu, aslında, geçmişte ‘tersinden’ işlemiş olan bir süreçtir : şimdi özleyen ile özlenen olan iki kişi, geçmişte, önce birarada olmuş, sonra hep biraraya gelmiş; sonra da ayrılmışlardır − şimdi, özleyen, süreci gerisin geriye, yürür − geleceğe doğru…Hasret, Halvet uman Vuslat beklentisidir. […]
Oruç ARUOBA, yakın, § kut arayana kılavuz[4]
99.
Kut, dünyanın bütün keşmekeşine karşın, bir an oluşuveren sessizlikle gelen dinginliktir.
Türkçe’nin aynı kökten getirdiği “dinlemek” ve “dinelmek” edimleri arasındaki ortaklık şaşırtıcıdır. Bu ortaklık, hatta çakışma, şöyle durumlarda belirebilir:-Bir insanın, ıssız bir kilisenin loşluğunda, açılıp kapanacak bir kapının sesini beklemesi;sabah ezanından kuşluk vaktine kadar geçen süreyi, hiç kıpırdamadan, gözleri kapalı izlemesi;karda, geceleyin, yalnız yürürken, bir an durarak −adımlarının hışırtılarını duyarak− kulak kabartması;ziyaret ettiği karanlık bir mezarlıkta, −hiçbirşey görmeden− servi hışırtılarını dinlemesi…
Oruç ARUOBA, olmayalı, § kişinin yaşamının anlamı[5]
99.
Kişinin yaşamının anlamı (Türkçe’de inanılmaz bir ‘mantık’ içinde işleyen) bazı ‘fiil’ler içinde oluşur:- −göstermek −görünmek −görülmek −gözükmek Bunlar, kişinin kendi yaşamının temel oluşturucuları olan ilişkileri içinde, kendisini, öteki, ilişkide bulunduğu kişilere göre kendi içine koyduğu konumları belirler:- Kendisini kendisi olarak göstermek. Kendi olarak görünmek. Kendi olarak görülmek. Kendi kendiliğiyle gözükmek. İçinde gösterdiği, göründüğü, görüldüğü, gözüktüğü birşeydir, anlamı, yaşamının, kişinin…
Ludwig WITTGENSTEIN – Tractatus Logico-Philosophicus[6] […]
3.142 Ad nesneyi imler. Nesne onun imlemidir. (“A” ile “A” aynı imdir.)
3.232 Gündelik dilde, sık sık, aynı sözcüğün farklı tarzda imlediği−yani, farklı simgelere bağlandığı−görülür, yada, farklı tarzda imleyen iki sözcüğün, tümcede dışsal olarak aynı tarzda kullanıldığı. Böylelikle, “dır” sözcüğü, tümleç olarak, eşitlik imi olarak ve varoluşun dilegetirilişi olarak kullanılır; “varolmak”, “yürümek” gibi geçişsiz fiil olarak; “özdeş” de sıfat olarak kullanılır; “birşey” üzerine konuşuruz, ama, “birşeyin olup bitmesi”nden de söz ederiz. “Esmer esmerdir” tümcesinde −ilk sözcük bir özel isim, ikincisi bir sıfattır− bu sözcükler yalnızca farklı imlemlere sahip değildir, bunlar farklı simgelerdir.
4.002 İnsan, her anlamın dilegetirilmesini sağlayan diller kurma yeteneğine sahiptir; her sözcüğün nasıl ve neyi imlediği konusunda hiçbir fikri olmaksızın.−Nasıl ki insan, tek tek seslerin nasıl çıkarıldığını bilmeksizin, konuşur. Gündelik dil, insan örgenliğinin bir parçasıdır ve ondan daha az karmaşık değildir. Ondan, dilin mantığını dolaysız olarak çıkarmak, insan için olanaksızdır. Dil düşünceyi örter. Öyle ki, örtünün dış biçiminden, örtülen düşüncenin biçimi konusunda sonuç çıkarılamaz, çünkü örtünün dış biçimi, tamamiyle başka amaçlar için kurulmuştur; gövdenin biçimini belli etmek amacıyla değil. Gündelik dilin anlaşılması için yapılan sessiz düzenlemeler, korkunç derecede karmaşıktır.
4.1213 Şimdi şu duygumuzu da anlıyoruz: Doğru mantıksal yoruma sahibizdir, yeter ki simgesel dilimizde herşey bir kez yerli yerinde olsun. […]
1.3 Değerlendirmeler
En başta teker teker örnek aldığım tümceler ve metinlerin altında açıklamalarda bulunup değerlendirme yapmam gerektiğini düşündüm ancak bir bütünlük içerisinde ilerleyebileceklerinden duyduğum endişe ile yeni bir başlık açmamın daha doğru olduğunu gördüm, şimdi başlayabiliriz. İlk önce Edebiyat tarihimizden yola çıkarak edebiyatın düşüncesi ve aklını konuşturalım ardından felsefe yazın ilişkisine dair çıkarımlarda bulunmaya çalışalım.
Edebiyat Tarihimizin en parlak dönemlerinden biride ‘Divan Edebiyatı’ olarak adlandırılan eserlerin verildiği dönemlerdir, divan edebiyatının sırtını yasladığı unsur ‘hikmet’ yani ‘akliyat’ yada diğer bir deyişle ‘bilgelik’ olduğuna göre edebiyatımızın felsefe ile bütünlüklü bir yapı oluşturması döneminin tarihlendirmesini çok eskilere çekebiliriz, ‘divan’ edebiyatı eserlerinde ‘ilahi aşk’ ve ‘ebedi aşk’ kavramları birlikte işlenmektedir, ‘divan’ edebiyatı şiirleri bu yönüyle şiirin yalnızca duygu – duygulanım hali olmadığını aynı zamanda bir bilinç içeriğinin olması gerektiğini gösterir, bu bilinç bir düşünce süreci ile kazanılacak bir şey olması dolayısıyla ‘divan’ edebiyatına dair eserler vermiş olan sanatçıların aynı zamanda felsefeci olması gerekilirliğinide ortaya koyar, şiir ayrıca diğer dönemlerde yahut diğer türleri ile salt duygusal tepkime olarak düşünülmemelidirde, şiir kelimesi muhtemel olarak ‘şuur’ kelimesinden türemiştir ki ‘şuur’ kelimesinin akıl anlamına geldiğini göz önünde bulundurursak, ayrıca daha önce de vurguladığımız ‘bilgelik’ kavramı ile bu iki kavramı konuşturursak ortaya çıkacak olan ‘felsefe’ olacaktır, felsefe ‘bilgelik sevgisi’, ‘akli olanın sevgisinden’ başka bir şey değilse, edebiyat yahut şiir hiçbir zaman felsefeden ayrı düşünülemez. Felsefe ve Edebiyat kendi içlerinde barındıkları özellikleri ile tabii ki ayrı ayrı ele alınacak özelliktedir, bunlarda en genel hatları ile şunlardır; Bir kere felsefi ifade biçimi insanı perspektifin dışında tutar, edebiyat ise her zaman insanların giyebildikleri giysiler gibidir, edebiyat eserlerinin okuyucuları için her zaman oluşabilecek olan bir ortak payda, ortak anlam söz konusudur, amaçta esas olarak budur, felsefe daha çok anlaşılmamaktır, edebiyatta ayrıca tefekkür bulunur, duygulanım biçimi olarak genelde acıyı alan edebiyat bu haliyle yine insanları insanlara yaklaştırırken felsefenin yine buna benzer bir amacı bulunmamaktadır, felsefe öğreticidir, edebiyat bir iletişim biçimi iken felsefe genelde ayırıcı özelliktir; son olarak geriye dönüp son bir şey söylemek gerekirse, edebiyatta felsefede düşünceden hareketle işleyiş içerisindedirler, her ikiside o yada bu şekilde düşünce aktarıcısıdır, felsefe dolaylı yollardan ve fazlaca edebi kaygılar duymadan bunu yaparken edebiyat genellikler doğrudan ve duygulanım vasıtasıyla bunu gerçekleştirir.
Felsefi yazınla uğraşan insanlar için dilin ‘mantığı’nı kavrayabilmek ve kendi içerisinde sessel ve anlamsal düzenlilik, tamamlayıcılık gösteren, kelimeleri bularak değerlendirmek konusuna açıklık getirerek felsefe yazın ilişkisine dair bir şeylerden bahsetmeye başlayabiliriz; örnekler ve örneklerin açıklamalarında da gördüğümüz üzere günlük dilin mantığı içerisinde aslında birbirinden hayli uzak duran edimler, eylemler Oruç ARUOBA’ya dair verdiğimiz son örnekte olduğu gibi aslında aynı şeyi karşılamak adına kullanılabilir niteliktedir, önemli olan kişinin bu eylemleri dilsel mantık içerisinde doğru bir biçimde dizebilmeyi bilmesidir, ayrıca sessel akrabalıkları olan edimlerin anlamsal yakınlıklarının Türkçe’de ne kadar çok olduğunu yine örneklerde gördük, bu yakınlıklar dilimizdeki sessel akrabalıklardan doğan birtakım özelliklerin belirlenerek üzerinden kelimelerin kökenlerine inebilmemizi sağlayabilir biçimlerdedir ve dilimizin anlamsal tarihine ilişkin önemli sonuçlar doğurabilecek çalışmalarda bulunulması gerektiğinide ortaya koyabilmektedir; bu olgu görebildiğim kadarıyla dilbilimcilerin üzerinde fazlaca durmadıkları bir şey, felsefe yada daha başka anlamlarda açıklamalar getirilecek biçimde tarihçilerin bu konu üzerinde durduklarına örnek olarak gösterilebilecek materyaller ise elimizde fazlaca bulunmaktadır. Türkçe’nin sessel, mekanik kurulumu içerisinde çok fazla farkında olmadığımız ve bulduğumuzda bizi şaşırtan örnekler bulunmaktadır, yürüme kelimesini ele alırsak; yürüme, yürüyorum (fiilin 1.tekil şahıs şimdiki zaman çekimi), yürü/yorum; “kökü başka ekle, eki de başka bir kökle anlam verebilmektedir!”, ayrıca yine bireysel bir girişimim olan bir çalışmanı ardından bulduğum ve üzerine düşünmeye devam ettiğim olgunluk kelimesini ele alalım, olgun kelimesi anlam olarak dilimizde temel anlamı ile kullanılmamaktadır, olgun kelimesi “yetişkin, yetişmiş” anlamlarını karşılar, günlük dilde ise özelliklede psikoloji biliminin yanlış yönlendirmesinden kaynaklı olarak “kendisinden beklenen tavırları sergileyen insan modeli” şeklinde bir anlama bürünmüştür, yani kendisinden beklenen davranışları sergilemeyen bir olgunun ortaya koyacağı davranışları olgun davranışlar olmayacağından kişinin bir sıfatı haline getirilen olgunluk kişinin özelliklerinden biri olmaktan çıkarılır; […] olgun kelimesi yetişkinliğe ulaşmış anlamında kullanıldığında doğru anlamını bulacaktır, olgunluğa erişmiş kişinin genel olarak göstermek durumunda olduğu davranış kalıpları onun olgunluğunu gösterememektedir, biyolojik bir olaydır açıkçası. Olgunluk kavramını irdelersek ve bir süreç olarak kabul edersek herhangi bir ara form bulunmaksızın olgunluğa erişmiş kişinin, yada doğada gözlemlersek olgunluğa erişmiş bir meyvenin(ki meyveler olgunluklarının doruk sürecini çürümelerinde yaşarlar) sonra yaşayacağı süreç ölüm, yada diğer bir ifade ile ölgünlük olacaktır. Olgunluk ve ölgünlük kavramlarının birbirleri ile olan bu denli benzerliklerinin kaynağına ulaşmak gibi bir ihtimalin olup olmadığını bu konu ile ilgili derinlemesine bir araştırmada bulunmadığım için bilmiyorum ancak ortaya çıkan şey her ne olursa olsun dilimizdeki kelimeler arasındaki akrabalıklar irdelemek sanırım dilbilimciler, felsefe ile uğraşanlar ve çok fazla önem arz ettiği düşünülmesede tarihçiler için önemli ve gerekli bir konudur.
1.4 Sonsöz
Bu deneme içerisinde hiçbir şeye açıklık getiremediğimin farkındayım, herhangi bir şeye herhangi anlamda açıklık getirilmemesi üzerine ise şunları söyleyebilirim, kavramlara açıklık getirerek çıkarımlarda bulunmak kavramların aynı anlamlarından bahsediyor olduğumuzun bir garantisi olması açısından önemlidir ancak henüz hakkında sadece öngörülere sahip olduğumuz bir konu hakkında yazdığımız bir şey ise aynı anlamlarından bahsedebileceğimiz bir öğesi olmayan bu yazıda, buna benzer nedenlerden ötürü sonsöz yazılmış ancak açıklama yaparak ortaya koymak metodu anladıklarımızdan ötürü kullanılmamıştır.
Orkun PINAR
Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi ‘Tarih Bölümü’
[1] Belgenin orjinalinde kullanılmış olan fotoğraflar, içyabancılık serisinin I & III numaralı fotoğraflarıdır.
[2]Örnek olarak kullandığım metinler ve tümceler boyunca görülebilecek olan imla bozukluklarının anlamlar taşıyabileceğini düşünerek dokunmadım, örnek olarak alınmış metinlerin orijinal halleridir, −birşey−, −birara− gibi kelimeler yazar tarafından birleşik yazılmıştır.(Bu tür yaklaşımlar başka edebiyatçı ve felsefecilerimizde de gözlenebilmekte ve bir imza niteliği taşıyor olabilir düşünceside burada etkili oldu.), ayrıca diğerlerinden daha küçük puntolarla yazılı olanlar yazarın tümceleri ile ilgili görüşleridir.
[3] ARUOBA, Oruç, yakın,1995, IV. Baskı Kasım 2004, Metis Yayınları.
[4] ARUOBA, Oruç, yakın,1997, III.baskı Mart 2005, Metis Yayınları..
[5] ARUOBA, Oruç, olmayalı,2003, II.baskı Mayıs 2005, Metis Yayınları.
[6] Ludwig WITTGENSTEIN – TRACTATUS LOGICO-PHILOSOPHICUS, 4.baskı(Mart 2006) Metis Yay. Çev.Oruç ARUOBA