anlatılır gibi değil yası çiçeklerin*

karanfil
adın her sabah uyandığımız gökyüzünün yerini aldı.
hangi su olursa olsun
yeşil sen bakınca.
her gün sen baktıktan sonra
bu kadar güzel
bu gökyüzü.
fesleğen
sen varken karanlık bilmez
hiçbir su.
hiçbir su
kaybolmaz.
sarı çiğdem
ilk biz geldik dünyaya
gelir gelmez
sevmeyi çalışmayı öğrendik
bir gün yası öğreneceğimizi
hiç bilmiyorduk.
defne
kimse ölümü övemez
seni gördükten sonra
kulluğu
savaşı
güzel gösteremez.”

*ilhan berk

bu şarkı burada dursun

i will wear the sun,
ancient light through these woods,
woods that i walk through alone
i will take my rest
with all creatures who dwell,
under the smallest of green
i’ll remain no more than is required of me
until the spirit is gone
i will long to see all that waits to be known
and all that will never be known

enter the core of nature,
no earthly mind can enter,
but i will wear the sun,
bound to others,
we see many things

i will train my feet to go on with the joy
a joy i have yet to reach
i will let the sound of these woods i have known
sink into blood and to bone
i’ll remain no more than is required of me

until the spirit is gone
i will long to see all that waits to be known
and all that will never be known

enter the core of nature,
no earthly mind can enter,
but i will wear the sun,
bound to others,
we see many things

i will wear the sun,
ancient light through these woods,
woods that i walk through alone
i will long to see all that waits to be known
and all that will never be known
all that will never be known.

kocaman bir çocuğu öpüyorsun*

Sen bende neleri öpüyorsun bir bilsen
Herkesin perde perde çekildiği bir akşam
Siyah bir su gibi yollara akan yalnızlığı öpüyorsun
Ağzında eriklerin aceleci tadı
Elleri bulut, gözleri ot bürümüş ekin tarlası
Bir çocuğun düşlerine inen tokadı öpüyorsun.
Yağmur her zaman gökkuşağını getirmiyor
Aralık kapılarda bekleyişin çarpıntısı
Bir kadının eksildikçe ömrüme eklenen
Uzun gecelerini, solgun gövdesini öpüyorsun.
Uzak dağ köylerine vuran ay ışığı
Kerpiçlerden saraylar kuruyor yoksulluğa
Ne suların ibrişimi ne gökyüzü ne rüzgâr
Sen bende gittikçe kararan bir halkı öpüyorsun.

Sakarya Caddesi’nde sarhoşlar
Rakıyla buğulanmış kaldırımlarına gecenin
Yüksek sesle bir şeyler çiziyorlar.
Yalnızlık her koşulda bir sığınak bulur, diyorum
Uzanıp dudağımdaki titremeyi öpüyorsun.
Örseler acıyla düştüğü yeri
Susarak büyüyen adamların sevgisi.
Ağzında pas tadıyla bir inceliği söylemek
Bir gülünç içtenliktir, gecikmiş ve ezik
Sen bende yanlış bir ömrün tortusunu öpüyorsun.
İnsanın zamana karşı biricik şansıdır aşk
Onca kapı onca duvar içinde bulur aynasını.
Sen bende neleri öpüyorsun biliyor musun
Herkesin simsiyah kesildiği bir akşam
Yıldızlarla yedirenk gökyüzünü öpüyorsun.

Sen bende, gözlerinin anne ışığıyla
Bir solgunluktan doğan kocaman bir çocuğu öpüyorsun.

*Şükrü Erbaş